ÇAKRALAR (2.bölüm)

ÇAKRALAR ÜZERİNE / 2.BÖLÜM

Biraz çakralarla ilgilenmiş olanlar eminim bilirler ki Hint sistemindeki yedi çakra birbirinİ dengeleyebilir derler. Çakra dengeleme için dolu öneri vardır, ben size buradan öneride bulunmayacağım sadece sistemin nasıl işlediğinde değindiğimde siz zaten kendinize en uygun olanı algılarsınız. Çakranı açıyorum, gel çakranın dengeleyelim diyenlere şüpheyle bakmanızda fayda var. Neden mi? Çünkü çürüme de iyileşme de içten gelir ve dışarıdan müdahale ile düzeltilemez. Ancak biz kendimiz düzeltebiliriz…

 

Peki en basit denge nasıl oluşur kısaca üzerinden geçmek istiyorum. Çakralar sırasıyla şunlar:

 

1.ÇAKRA – KÖK ÇAKRA – MULADARA           (1 – 7 yaş arası)                      TOPRAK

2.ÇAKRA – SAKRAL ÇAKRA – SVADHISTANA (8 – 14 yaş arası)                   SU

3.ÇAKRA – KARIN ÇAKRA – MANIPURA        (15 – 21 yaş arası)                 ATEŞ

4.ÇAKRA – KALP ÇAKRA – ANAHATA             (22 – 28 yaş arası)                 HAVA

5.ÇAKRA – BOĞAZ ÇAKRA – VISHUDDHA     (29 – 35 yaş arası)                 ETER


6.ÇAKRA – ALIN ÇAKRA – AJNA                       (36 – 42 yaş arası)                ELEMETİ YOK

7.ÇAKRA – TAÇ ÇAKRA – SAHASRARA           (43 – 49 yaş arası)                 ELEMENTİ YOK

 

Çakraların yaşlara göre değişimiyle ilgili de birçok teori vardır ama benim en çok karşıma çıkan yedi yıla bir çakranın gelişimidir. Yaşa göre gelişimi de yukarıda parantez içinde görebilirsiniz.

 

Yedi çakrayı yazarken özellikle ilk beşini ayırdım çünkü ilk beş çakranın dünya üzerinde var olan elementlere sahipler. Diğer iki çakranın elementleri yok buna birazdan yazacağım am ilk önce dengelerine bakalım.

Hint çakra sisteminde en temel denge üst ve alttaki çakranın birbirini tamamlamasıyla oluşabilir. Ortada kalan ve sevgiyi temsil eden kalp ise her çakrayı besleyebilir hatta aynı elementi hava gibi sevgi de herşeye dokunabilir. Dolayısıyla hayatta da sevgiyle yaklaşmak, hoşgörü ve anlayış içerisinde tavır almak yaşam kalitemizi artıracaktır. Bu sisteme göre birbirini tamamlayan çakralar demek ki:

  • KÖK ÇAKRA ile TAÇ ÇAKRA
  • SAKRAL ÇAKRA ile ALIN ÇAKRA
  • KARIN ÇAKRA ile BOĞA ÇAKRA

Şu yazdıklarım tamamen ezbere dayalı bilgi oldu aslında şu ana kadar. Doğru ama nasıl dengeler bu çakralar birbirini?  Bunu anlayabilmek için çakraların tavır ve davranışlarımıza nasıl yansıdığına kısaca bakmak gerek.

Çakralarla ilgili dolu denge var bu dengeler ruhsal, zihinsel, psikolojik veya fizyolojik olabilirler. Bu yüzden de buraya yazdıklarımla kafanızdaki soru işaretlerine cevap bulabilir misiniz emin olamıyorum çünkü ilk yazımda da bahsetmiş olduğum gibi çakralar konusu dipsiz bir kuyudur.

 

Daha anlaşılır olması için temsil ettikleri özelliklere genel bir göz atalım:

 

KÖK ÇAKRA – Hayata karşı sağlam durabilmek, yaşama arzusu, hayatta kalmak, kendi varlığını koruma, güven, topraklanma, atalara güven

SAKRAL ÇAKRA –   Cinsellik, şehvaniyet, üreme, soyu korumak, yaratıcılık, yaratıcı yaşam enerjisi

KARIN ÇAKRA –  irade gücü, özgüven, benlik gelişimi, kendini kontrol etme, hisler, hassasiyet, güç, yaptırım gücü

KALP ÇAKRA –  Aşk, merhamet, insaniyet, sevgi, güvende hissetmek, açık olmak, hoşgörü, iyilik

BOĞAZ ÇAKRA –  İletişim, kelimelerin anlamlarının farkında olmak, ilham, gerçek, ruhani güç, sentez, yaratıcılık, müziğe yatkınlık

 

ALIN ÇAKRA –  Sezgi, bilgelik, bilgi, hayal gücü, imgeleme, öz-farkındalık

 

TAÇ ÇAKRA – Spiritüalizm, ruhani dünya deneyimi, Tanrı’yı anlama, aydınlanma, kendini anlama, kozmik birleşme, dindarlık, evrene bağlılık

 

Her çakranın kendine ait korkuları vardır. Örneğin kök çakra enerjisi ağır basan insan madde dünya ile ilgili kayıplar için endişelenirler. Hemen dengeleyene baktığımızda Taç Çakra olduğunu görüyoruz. Taç çakranın temsil ettiklerini önemse ki madde dünyada dengeni bul der bize. Madde dünya geçicidir o yüzden biraz kendini, evreni anlamaya odaklan ruhani yönünün ortaya çıkmasına izin ver ki denge oluşsun.

 

Tek bir örnekle dengeyi anlatmak istiyorum…

 

Kök çakra enerjisi ağır basan insan işi olsun, evi olsun, eşi, çocukları  olsun ister çünkü bu ona güven verir. Ama hangi işte çalışıyor, hangi evde oturuyor, eşi kim, çocukları nasıl, evi nasıl onun için pek de önemli olmaz o sadece böyle bir düzen içerisinde kendini güvende hissetmeyi kendine hedefler. Elementi topraktır kök çakranın ve ayaklarımızın yere sağlam basmamızı sağlar. Fazla atıp tutan insanlar için en sık kullandığımız tabirlerden biri de yüksekten uçma veya ayakların biraz yere bassındır. Ayaklar ama yere fazla basıyorsa biraz o katı halden ruhani hale geçmekte fayda vardır denge için. Fazlasıyla Taç Çakra özelliklerine kapılıp gitmek de ruhsal dengeyi bozar çünkü hiçbirimiz ruhlar aleminde yaşamıyoruz hepimiz madde dünyada yaşamımızı sürdürüyoruz.

 

Herkeste bir Alın ve Taç Çakra merakı vardır. Oysa bu bile bazı zamanlar yanlış anlaşılıyor. Biz insanoğlu olarak madde dünyada yaşayan madde varlık halini almışız. Taç ve Alın çakra bize sen artık Osho oldun, Buddha oldun, Mevlana kadar aydın bir insansın demez. Asıl şunu der:

Sen ilk önce dünyada elementi olan çakraların temsil ettikleriyle başa çık sonra yukarıya doğru bak. Fakat insanlar nedense ilkokula gitmeden üniversite okumak istiyorlar ve çakra sistemi de bundan farksızdır. Hepsinin bir zamanı vardır ve zorla oldurtulacak durumlar değildir. Zorla yapılan her durum beraberinden yapaylığı getirir ve gerçeklerden uzaktır.

 

Madde dünyayı kısaca çakralar bakışıyla toparlarsak özeti şudur; sen ilk önce hayata kök çakra ile hayata karşı topraklanma ile güvenini oluştur.  Sonra sakral çakra ile sahip olduğun yaratıcılığı açığa çıkartıp onu su gibi akışa bırak, karın çakranın elementi olan ateş gibi yanıp kül olduğun her an yaşam sevinciyle hayata tutun ve tekrar diril. Kalp çakranın temsil ettiği sevgi ve empati duygusunu dengede kullanarak kendine zarar verme ve Boğaz çakra enerjisiyle kendinle olan iletişimini bir düzene sok, kendine dürüst ol ki çevrendeki iletişim de dürüstlük üzerine kurulu olsun. Bunları yapabiliyorsan artık ikilemin ortadan kalktığı Alın çakraya ve maneviyata hazırsın. Bu çakra sana artık kadın, erkek, çocuk, havyan ayrımı yapmadan onlara bütünsel anlamda evrensel varlıklar olarak bakmana kapı açar bu da bizi aydınlanmaya götürür. Aydınlanma da çok havalı bir şey değildir. Bize der ki elementi olan beş çakranın temsil ettikleriyle yaşadığın madde dünyada başa çık ve maneviyat için de vicdanınla yaşa. Asıl denge madde ve manevi dünya arasındaki dengeyi oluşturabilerek yaşamaktan meydana gelir. Bilmişlik yaparak bilge olunmaz,  bilmişlik ile bilgelik arasında çok ince bir çizgi vardır.

 

Tabii bu çakralara bakarken de o kadar kısıtlı bakılıyor ki sadece sistem içerisinde bakıyoruz halbuki yukarıda kısaca üzerinden geçtiğim konu çakraların kendi içindeki dengesidir ve şahsın kendine ait olandır ama kişi kendini eşiyle, arkadaşlarıyla veya ailesiyle de dengeleyebilir. Kendi kök çakra enerjisi zayıf olan eş olarak güçlü kök çakra enerjisi birine denk geldiğinde de denge oluşur.

 

Ülke bazında baktığınızda kök çakrayı örnek vermeye devam etmek istiyorum. Kök çakra aynı zamanda Hint mitolojisindeki Ganesh Tanrı’sını temsil eder. Kendisi fildir ve bereketi temsil eder. Bereket ise topraktan çıkar yani kök çakranın elementinden. Bir ülkenin kalkınmasını isterseniz aynı GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün yaptığı gibi ilk ülke tarımını kalkındırırsınız. Ülkede bereketi yok etmek ve o ülkeyi zayıf düşürmek isterseniz de ilk tarımı bitirirsiniz.

 

Sevgiyle kalın, geniş açıyla bakın 😉

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇAKRALAR (1.bölüm)

ÇAKRALAR ÜZERİNE  / 1.BÖLÜM

 

Çakralar konusu gerçekten dipsiz bir kuyu gibidir. Bir haftadır ne yazsam diye düşündükçe ilk önce enerji sistemini basitçe bir anlamak gerektiğine karar verdim ve yazıyı bölüm bölüm yayınlayacağım.

İlerleyen zamanlarda çakralara teker teker bakış, sebep oldukları ruhsal durumlar nelerdir, psikolojik etkileri nedir,  hangi fizyolojik rahatsızlıktan hangi çakra sorumludur, daha sağlıklı olmak için neler yapılabileceğine değiniyor olacağım. Yazı kaç bölüm olacak henüz ben de bilmiyorum ama çakram açık mı kapalı mı diye merak ediyorsanız şunu baştan bilin. Çakra musluk değildir dolayısıyla açıp kapanmaz. Çakraların enerji akışındaki hız değiştikçe tepkiler de değişir.

Çakra nedir sorusunun en temel cevabı belki kelime anlamına en yakın olan ışıktan tekerlektir desek yanlış olmaz. Enerji kanalları olarak bilinir ve dünyada kabul gören temel ve yedi ana çakrası olan Hint çakra sistemidir. Aslında Maya’lar, Enka’lar ve geçmişe ait birçok medeniyette çakra inanışı mevcuttur sadece tanımlama şekli, çakra sayıları farklıdır.

İnsanoğlu aslında içgüdülerinden çok zihnin kontrolü altındadır. Halbuki kalbimiz beynimizden beş bin kat daha fazla manyetizma yayar dolayısıyla hislerimiz bizi yanıltmaz ama düşüncelerimizi şekillendiren zihin yanıltabilir.  Neyi daha fazla düşünürsek zihin onu alışkanlık haline getirerek doğru kabul eder ve genel olarak da onu göz önünde bulundurarak yaşamımızı sürdürmeyi daha doğru buluruz. Alışkanlık haline gelen normal olan olur, nadiren karşılaştığımız başa çıkılması daha zor ve sıkıntılı durum haline gelir.

Çoğu zaman zihnin ürettiği sınırsız düşünceler unutuldu sanıyoruz ama aslında onlar unutulmuyor. Unutuldu sanılan düşünce ve istekler zihnin derin tabakasına yerleşip burada birikirler aslında bunlara çöplük de diyebiliriz. Bu psişik oluşumların altında zihnin temel eğilimleri yatar. Bu eğilimlerin oluşumu da, yani bu tepkiler de birikmiş reaksiyonlara bağlıdır.

İnsanoğlunu biyolojik bir makine olarak kabul edelim. Bu makineyi biliyoruz ki salgı bezleri kontrol ediyor. Bu kontrolü kişi kendi ele alırsa bedenen ve zihnen becerilerini geliştirmek için adım atmış olur. Kontrol altında almayı başarıyorsak biyolojik değişim gerçekleşecektir, biyolojik değişimle birlikte kişi psikolojik yönden etkilenecektir, böylece kişinin verdiği tepkiler ve duygusal yansımalar da değişecektir. Bedenimizde her şey bir ağ gibi birbirine bağlıdır, bütünün parçalarıdır, dolayısıyla biyolojik değişim sinir hücrelerinin ve sinir ağının değişimidir. Tüm bu salgı bezleri kontrol altına alındığında çakralarda akan enerjiyi yönetebilme gerçekleşir.  Peki bu çakraların salgı bezleri üzerinde etkileşimi nasıl gerçekleşir? Çakraların titreşimleri salgı bezlerini de titreşime sokarak onları faaliyete geçirerek hormon salgılamalarına vesile olur.

Çakralar bedendeki enerji sisteminin çekirdeğini oluşturur. Çakralarla birlikte anılan bir de Nadi’ler vardır? Nedir peki bu Nadiler? çakralardır. Hint Yoga sisteminde en çok duyduğumuz kavramlardan biri de Prana’dır ve genelde yaşam enerjisi olarak çevrilir. Prana ise bedenimizde karmaşık olarak değil belirli ince kanallardan akar, bu kanallara ise Nadi adı verilir. Nadiler bütün bedene yayılırlar. “Nad” kelimesinin anlamı ise akmaktır. Yoga geleneği 72.000 Nadinin olduğunu söylerken bazı yerlerde 350.000 Nadi olduğunu doğrular.   

Nadilerin oluşturduğu ince ağ bütün bedeni kaplar. Her Çakradan binlerce Nadi ışın olarak dışarıya yansır. Nadiler yaşam enerjisini bütün bedene dağıtır. Enerji kanalları nadilerdir, nadileri kontrol eden ise çakralardır.

Birçok Yoga çeşidinin amacı bu enerji nehrinden oluşan Nadileri harekete geçirmektir. Yapılan uygulamalar Nadilerdeki blokajları ortadan kaldırabilir. Her çakradan binlerce Nadi çıktığı için Çakra enerjisinin Nadilerdeki blokajları da ortadan kaldırması için fayda sağlar.

Bedenimizde 3 tane ana Nadi kanalı vardır ve bu kanallar omurgayla birlikte yukarıya doğru uzanırken omurga üzerinde farklı noktalarda kesişirler. Sinirlerin yoğunlaştığı bu noktalar çakralardır. Bu 3 ana Nadi Susumna, İda ve Pinagala’dır. Susumna omuriliğin ortasından geçer. İda ve Pingala omuriliğin iki tarafından geçer ve sempatik sinir sistemine karşılık gelir ve her iki burun deliğinde sona erer.  İda sol burun deliğinde Pingala ise sağ burun deliğinde son bulur.  İda, Pingala ve Sushumna’daki enerji akışı engelsizse ancak çakralar serbest kalırlar.

Çakra çizimleri lotus çiçeğiyle sembolize edilir. Her lotus çiçeğinin farklı sayıda taç yaprağı vardır.  Her çakranın karşılığında ise salgı bezleri vardır. Nefes ile bilinçli yapılan hareketler çakra enerji kanalları üzerinde akışı dengelemeye başlar, karşılığında salgı bezleri olduğundan dolayı bedenin fizyolojik olarak sağlıklı çalışmasını da kesinlikle destekler. Yoganın hangi türünü yaparsak yapalım, düzenli olarak Yoga duruşlarını (asana) yapmak çakraları etkiler. Böylece çakralara bağlı olan eğilimler de kontrol edilir bir hal alır. Peki nedir bu çakraların eğilimleri diyeceksiniz. Bunlardan bahsedeceğim ama yazı yeterince uzadı artık bu konu ikinci bölüme kaldı J

 

 

 

YOGADA HİZA VAR MI YOK MU?

Yoga yapan ve öğreten insanların belki de kafasını en çok karıştıran konulardan biri hiza konusu. Elim doğru yerde mi? Ayağım nerede durmalı? Fotoğraf çektirsem mi acaba iyi durdu mu? :)) …ve bunun gibi daha dolu soru yoga yaparken kafamızı karıştırıyorsa aslında yoga yapmıyoruz çünkü bu, yaptığımız işe içsel olarak odaklanmadığımızı gösterir ama odaklanabilmek için de geçmemiz gereken yollar oluyor bu süreç de onlardan biri olamaz mı? Olur tabii en nihayetinde hepimiz insanız.

Hiza denilince mükemmel duruş akla geliyor, bu nedir? Tabii ki dergilere kapak olan insanlardır. Bakıp bakıp öyle olmak istemiyor muyuz? Veya yogayı sadece öyle esnek ve estetik görünmek için yapanlar yok mu sizce? Mutlaka vardır ama bence yine de hiç yoga yapmamaktan iyidir. Ve dönüp dolaşıp karşımıza çıkan en temel ifadelerden biri mükemmel olmaktır! Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi kelimelere biz anlam yüklüyoruz dolayısıyla her zaman gerçeği yansıtmazlar.

Spiritüel denildiğinde genelde bir dayanak olmadan körü körüne inanmak kolay oluyor fakat yogayla ilgilenmeye başladığımdan bu yana aslında yogada da her bilginin fizyolojik olarak açıklanabileceğini gördüm. Anlamadan inanmayı tehlikeli bulanlardanım hatta bana zihin tembelliği gibi geliyor. Şunu unutmayın!!! Her zaman kendinize inanın ve araştırın. Herkesin konular hakkında fikirleri oluyor, benim de olduğu gibi fakat aklınıza yatıp yatmadığını düşünüp anlamaya çalışın ve öyle inanacağınız şeye inanın. Benim söylediğim aklına yatmayacaksa aç oku araştırma yap ve belki de fikrin değişecek ama belki de benimkini değiştireceksin.

Hizayı daha iyi anlayabilmek için ilk bakmamız gereken bence bizim nasıl çalıştığımız. Aslında hepimiz atomuz. Atom dönerek molekül halini alıyor moleküller hücre halini alıyor hücreler birleşip dokuları oluşturuyor sonra organlar, organizmayı ve insan halini alıyoruz. Demek ki enerji denilen şey hareket halinde bu hareketi ayakta tutabilmek için bizim de dışardan enerjiye ihtiyacımız oluyor. En temel enerjimiz karışlayan ise besin ve oksijendir. İçimizdeki hareketi muhafaza edebilmek için bize iyi gelenle beslenmemiz gerekiyor, sadece mide için geçerli değil bu zihni ve ruhu da beslemekle ilgilidir. Her büyüme içten dışa doğru olur dolayısıyla ilk en temel gerçeğimizi beslemekle başlamaz mı?

Yogada yapmak istediğimiz bedendeki enerjiyi iyi kullanıp kendimizi her açıdan beslemek değil mi? Ki beslendiğimizde bakış açılarımız da genişliyor ve dar görüşlülükten uzaklaşıyoruz. Bedenimizle yapabildiklerimizi görünce bunu yaşadığımız hayata taşıyabileceğimizi görüp daha cesur olmamızı sağlıyor. İlk etapta bizi “ Ben yapamam” fikrinden çok güzel uzaklaştırabilen bir araç.

Gelelim pozlara…bir hoca nereden rahatsan orada kal diyor olabilir sana, biri de sana detay vererek pozun sayesinde çıkan enerjiyi daha fazla hissetmeni sağlayacak şekilde yönlendiriyor olabilir. Bunu yapabilmek için bedeni, anatomiyi ve fizyolojiyi ezbere değil anlayarak kavramış olmak temel kuraldır bana göre. Şunu hatırlatmakta fayda vardır, herkes kendi doğru bildiğini yapar ve kendi doğrusunu aktarır. Benim doğrum nedir peki? Toparlamak istiyorum:

Bir Yoga pozunu yaparken bence duruştaki kişiye özel hiza önemlidir. Pozlarda patates çuvalı gibi kendini bırakırsan 10 yıl da yoga yapsan baş duruşu yapman zor olabilir. Tabii ki amaç o değildir fakat yaptıkça zaten kendiliğinden olması gerekir, olmuyorsa hizanda, tekniğinde ve yapma şeklinde bir sorun var demektir, gücünü kullanmıyorsan alışkın olduğun yerde kalıp armut piş ağzıma düşü bekliyor olabilirsin. Ama yogayı rahatlamak ve yaşam kalitemizi yükseltmek için yapıyorsak da beraberinde getirdiği sorumluğu alarak yapmamız gerekiyor. Yogaya ayırdığımız bir zaman var, o zamanı çarçur da edebiliriz. Bedenimize saygı duyarak da ilerleyebiliriz. İki saat mat üzerinde yoga yapmaktansa bir güneşe selamı maksimum beden, nefes ve odaklanma gücüyle yaptığımızda çok daha faydalı olur.

Hiza derken kastım ne?
Süpürge hortumu hayal edin, ortasından bükülmüş olduğunu hayal edin. Bu şekilde süpürge çalıştığında sizce dışardan tozları içine rahat alabilecek mi hortumun bükülü yerine geldiğinde? Veya araba yıkarken bahçe hortumu olduğunu düşleyin ve bükük bölgesinde suyu ne kadar geçirip geçirmeyeceğini bir düşünün. Bizim bedenimizdeki sistem bundan pek de farklı değildir.
Oksijeni bol olan bir yerde yoga yaptığını düşle, omuzlar çökük, karın sıkıştırılmış, ayaklar dışa basıyor. Böyle bir dağ duruşunda en bol oksijenli yerde olsan dahi içine çektiğin enerji bedenini besler mi? Sadece kısmi besler bu yüzden hiza önemlidir. Rahatsa omuzlar öyle kalsın diyorsan ona yoga değil başka bir isim vermen lazım. Kısalan kas pasif duruşlarda nasıl oksijeni alsın ve hücre yenilesin?
Dolayısıyla nefesi hareketle birlikte verimli kullanmadan istediğimiz sonucu elde etmek zorlaşır. Daha karmaşık olan ise farklı beden yapılarımızdır. Herkes birbirine benzese bile birbirimizden farklıyız. Hepimizin aynı bölgelerde kemikleri var, birbirine benzese bile uzunlukları ve şekilleri küçük de olsa farklılık gösterdiği anda hareketi yaparken dergi kapağındaki kişi kadar güzel ve estetik görünmememizi sağlayacaktır.

Poz örneği istiyorum derseniz tekerlek pozunda bu belirgin oluyor bazı kişilerde. Tekerlek dediğim poz aslında köprü olarak anılıyor. Derin bir arkaya eğilmedir. Omuz eklemi ve bel hareketi yaptıran en temel bölgelerdir. Hareketi yaptıran daima kısalan kaslardır. Hissettiğimiz yer ise o kasların işini yapması sonucu esneyen yerlerimizdir.
Kemik farklılıklarına eklem dönüş açıları çerçevesinde bakmak gerek. Her eklemin bir dönüş kapasitesi vardır. Bazen kas ve doku çok esnek olmadığı için hareketi kişi elde etmek istediği görüntüde yapamayabilir bazen de kemik kemiğe çarptığı için yapamayabilir. İşte hiza burada önem kazanırken görüntü olarak önemini yitirir.
Ben kolumu düz bir şekilde yukarıya kaldırarak geriye attığımda (ekstansyon harketi) omuzum sıkışıyorsa belki de kemik kemiğe çarpıyordur, acı hissettiğim an kolu kulağımdan uzaklaştırıp bedenimden de daha uzak tutarak geriye aldığımda daha fazla mesafe gider çünkü kemik kemiğe çarpmayacaktır. Bende çok harika görünmese de hareketi yine yapmış ve pozun faydalarını almış olacağım.
Yaptıkça kemik kemiğe çarptığı için pozun görüntüsü değişmeyecek mi? Hayır değişecek! Çünkü hareketi destekleyen başka eklem, kas ve dokular esnemeye başladıkça hareketin duruşu da mükemmel olarak adlandırdığımız noktaya ulaşacak fakat bu hareketi yaptıran en temel omuz eklemi illaki değişecek anlamına gelmez. Gövdenin, kalçanın ve bacakların ön kısmı çok daha esner, omuzlar aynı kalır ama o esneklik çok arttığında omuzların estetik olmayan o görüntüsünü diğer uzuvlar esneyerek kapatır. Kemik kemiğe çarpmaya devam eder ama görüntü değişir.

Peki hizanın önemi nerede şimdi o kadar yazdın ama kafam karıştı dersen sana cevabım şu;

Kemik kemiğe çarpması halinde kolu geriye atmak için kendini zorlarsan orayı bir süre sonra sakatlarsın. Rahat bırak denilmesi bence pozda rahat ettiğin yerde kal demek ama bunu açıklamayınca kişi çok iyi anlamayabilir. Rahat bırak demek kendini koyuver demek değil. Örneğin yıllardır dağ pozunu yapan kişi sahip olduğu kas gücünü maksimumda kullanmadan yapıyorsa hobi olarak yapmaya devam etmesinde bir sakınca yok ama yoganın faydasını ne kadar alır? Otobüs durağında bekler gibi beklersek dağ pozunda tabii ki baş duruşu yapmak mümkün olmaz 10 yıl sonra da.

Pozların insanlarda birbirinden farklı durması ile kişinin hizada durması iki ayrı konudur.
Örnek;
İçe basan birini düşünün, bu kişi birinci savaşçı yaparken önde kalan sol bacak kalçadan içe kıvrılacağından diz içe doğru düşecektir. Hoca rahatsan kal diyorsa öğrencinin sakatlanmasına çanak tutacaktır. Yogada belki görmediğimiz bir şekilde kişiyi hizaya soktuğumuzda onun sağlığı, gelişimi ve dolaşımı için çok daha faydalı olacaktır.
Peki bu durumda ne yapmak gerekir? Uyluğun iç tarafındaki kaslar kısa kaldığından dizi içe çeker, dışa döndürmeye çalışınca da ayak tabanı yerden kalkar. Bu yüzden de dizi korumak ve kısalan kasların esnemesini desteklemek için bacağı kalça ekleminden sola doğru dış rotasyona almak gerekir. Aslında sol ayak sola çevrilir gibi olur ama hareket ağırlıklı kalçadan gelir.
Burada da yoga hizası bozuldu deriz ama kendi sağlığına göre hiza alması önemlidir! Ezber hizada faydadan çok zararla karşılaşabiliriz.

Şunu her zaman hatırlayın. Yaptığımız hareket her ne ise bizi sakatlamıyorsa, bir yerimiz burkulmuyor veya kırılmıyorsa o harekete yanlış demek yanlış olur çünkü bedenimizin yaptırdığı bir harekettir. Kas, eklem, dolaşım, sinir sistemi, doku…hepsi bir arada bunu yaparken yara almıyorlarsa sorun yok ancak kafamıza yerleştirilen doğru ile çakışabilir.

Yogayı çok fazla spritüel bir kılıfa soktuğumuzda da kendi gerçeğimizden uzaklaşmaya başlıyoruz fakat hayatta en önemli şey dengedir. O bacaklar muhallebi gibi duruyorsa sana, bedenine iyi gelmesi ne kadar mümkün bilmiyorum. Psikolojik olarak iyi geliyor olabilir ama bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak bizi ne kadar ilerletir? Demin bahsettiğim enerjiyi aklınıza getirin, sıkışsan yere hava, su göndermek kısıtlı olur. Genel duruşumuzda kalçamız fazla içe dönük diye içe basarak duruyorsak dağ pozunda ancak bir süre sonra dizlerimizde ce kalçada ağrılarımız başlar. İşte bu yüzden hiza önemlidir ve her bedene göre de hiza değişir. Kas ve dokuların nerede daha uzun ve nerede daha kısa olduğuna bakarak dengeyi bulmak gerek. Spritüel sağlığımız için yaptığımız yogada fizyolojik gerçekleri göremezsek bize zarar vermeye başlar. Yoga yaparken sakatlanan dolu insan var çünkü yogayı da bilinçli yaptıkça bizi geliştiriyor.

Kendimden de bir örnek vermek istiyorum. Beni biraz tanıyanlar astım olduğumu bilirler. Bedenimde de en az esnek yerlerim akciğerlerimi çevreleyen kaslardır. Omuz, kol ve göğüs kafesimin ön kısmı. Neden mi? Oradaki kaslar kısa kaldığında hem akciğerimi sarmalayan zar doku kendini kısalır hem de üzerindeki kaslar kısalır ve oksijeni verimli kullanamadığı için solumum ve dolaşımımı etkiler. Dolayısıyla o bölgeleri kendi hizama göre, canımı acıtmadan ama maksimum güçte ve nefes eşliğinde kullanarak geliştirmem gerek. İçimizdeki sistem de yogadaki gibi bir bütün ve etkileşim ile çalışıyor. Buruşuk olan çarşafı ütülemediğimizde onun kendiliğinden durduğu yerde açılması mümkün olmaz yani otobüs beklemek gibi.

Bir eğitmenin paylaştıklarından etkileniyorsanız arkasındaki bilgiyi mutlaka teyit edin. Besinlerde olduğu gibi bedenlerde de çok fark yoktur ve herkese iyi gelen farklıdır. Her yıl başka hoca ile çalışıp sürekli fikir değiştiriyorsanız bu aslında yogaya yüzeysel baktığınızı ve anlamaya çalışmadan yapmayı tercih ettiğinizi gösterir. Her zaman birine inanmak daha kolaydır ve ne yazık ki “koyun-çoban” meselesi insanların iş yaptığı her alanda kendini gösterir.

Belki kafanız daha çok karıştı belki de hiza ile ilgili fikriniz değişti. Anlamadığınız noktaları yorumlayın, soru sorun bildiklerimi paylaşmayı borç bilirim.

YENİ YIL YOGASI

Artık günümüzde Yoga her türlü kılığa bürünmeye başladı. “Kılığa bürünmek” tanıdık geldi mi? Aynı biz insanların yaptığı gibi o yüzden ben de kendisini başka bir şeymiş gibi yüceltmek adına YENİ YIL YOGASI demeyi uygun gördüm bu yazım için.

Sürekli medet umduğumuz yeni yeni yoga türleri çıkıyor ortaya. Aklımda kalanlardan; hormon yogası, şans açma yogası, kısmet yogası, kahkaha yogası…evet evet var bunlar gördüm, okudum.

Tabii ki herkes sunduğu yogaya istediği ismi vermekte serbest buna karışmak zaten saçmalık. İsteyen yapar istemeyen yapmaz. Başkalarının işine karışacak kadar vaktimiz varsa bizim hiçbir sorunumuzun olmaması gerek. Peki bu yazdığım ilk paragrafta yazdığımla çelişmiyor mu? Evet çelişiyor o yüzden de adım adım asıl anlatmak istediğime yaklaşalım.

Özellikle Yoga için bütünsellik kelimesi önem taşıyor ama bazı önem taşıyan kelimeleri o kadar sık ve düşünmeden kullanıyoruz ki değerini düşürüyoruz. Yüzeysel kalan her şey değerini yitirmiyor mu sizce? Bence öyle.

Yoganın kelime anlamını da genel olarak çevirirsek bütün demek diyebiliriz ve bizler yoga yapan ve yaptıran insanlar olarak da onun bu anlatmak istediği bütünlük değerine sahip çıkmalıyız. Aslında kelimelere anlamları biz yüklüyoruz. Dolayısıyla yüklediğimiz anlam ve içerik farklı olabilir çünkü yüklediğimiz anlamı bekliyoruz. Yaptığımız Yoga değişmiyorsa ona doğa yogası desen de masa yogası desen de aynı değil mi? Bütünlükten bahsederken daha kendi içimizde bölücülüğe başlıyoruz. Örneğin bir kursa gittin adı yin yoga ama içinden çıktı başka yoga J ne fark eder ki sana iyi geldiyse başlıktaki yüzeyselliğe takılı kalma.

Tabii ki sadece yogada bu böyle değil. İnsanlara da bir değer veriyoruz, yaptıklarına anlam yüklüyoruz fakat ne yazık ki bunu yaparken kendi kafamıza göre yapınca sonucu istediğimiz gibi olmuyor ve hayal kırıklığı yaşıyoruz. O yüzden insanlar için kullandığımız sıfatlar da yogaya takılan isimlerden farksız. Asıl önemli olan ve gerçeği yansıtan içi.

Peki Yeni Yıl Yogası nedir diye merak ettiyseniz şu an boşuna merak ettiğinizi söyleyebilirim. Yeni kelimesi bana göre eskiyene kadar yaşanan bir süreçtir. Dolayısıyla yeni yılda yaptığınız her yogaya yeni yıl yogası diyebilirsiniz J benim yüklediğim anlam budur siz de kendiniz için içinden seçin anlamını ve bilin ki “yoganızın adı ne olursa olsun, siz siz olun kendinize iyi geleni yapın, isme de çok takılı kalmayın”. En önemlisi daima hangi niyetle yapıldığıdır.

Herkesin kendi sağlığına bolca yatırım yaptığı bir yıl olması dileğiyle,

Berra Sertel J

KAÇ KİLOSUN? YA BEYNİN?

Çok merak ediyorum acaba sadece kadınlar mı kilo aldım-verdim derdindeler, yoksa erkekler de fazla kilolarını kafaya takıp sadece konuşmamayı mı yeğliyorlar?

Erkekleri bilemem ama bir kadın istediği kadar zayıf olsun sanki her zaman iki kilo fazlası oluyor çünkü daimi bir rejim konsepti içinde yaşıyor. İki üç kilo alsanız bile “aman o da ne” derler, “hemen verirsin”, derler! Ama işte öyle olmuyor! Kasaptan iki – üç kilo kıyma aldığınızı hayal edip onu hayalinizde kalçanıza, göbeğinize, bacağınıza bir yapıştırın da göreyim sizi! Bu kilolar kolay gelir, zor gider.

Etrafıma bakınca en zayıf insan bile çoğu zaman rejimde. Zayıf insan derken gerçekten zayıf insanları kastediyorum. Profilden baktığında iskambil kağıdı ebatlarında ama yediği tek şey yeşillik,- o tiplere ne yapıyoruz? Sinir oluyoruz! Halbuki bize ne! Ama söyleyeyim bize ne olduğunu. Biz de o şekilde beslenmek istiyoruz da aklımızda sürekli şekerli, unlu mamuller!

Bu tip insanlar bence bize ya nispet yapıyorlar (yiyorum, yiyorum kilo almıyorum/ halbuki yarı aç dolaşıyor), ya da gerçekten eskiden gelen travmaları var. Travma kötü şey! Çocukken sizinle şişko patates diye alay ettilerse olay bitmiştir. Kırk yaşına gelseniz de, elli kilo olsanız da hep kendinizi duba gibi göreceksiniz. Ne derseniz deyin, ne yerseniz yiyin fark etmeyecektir. Bu yüzden ağzınızdan çıkan sözlere dikkat edin, çocuklarınıza da bunun önemini bir zahmet öğretin.

Bilinçsizce veya kızgınlıkla ya da düşünmeden söylediğiniz herhangi bir söz veya cümle karşımızdaki insanın yarasına tuz basabilir. Bunu sadece kilo konusunda değil her konuda dikkate almamızda fayda var. Farklı farklı hayatlar ve yaşanmışlıklar var, herkes konuşmayı, anlatmayı sevmez. Ama biz millet olarak sürekli bir şeyler söyleyip, karşımızdakini yerin dibine sokmaya bayılıyoruz. Yorum yapalım, en doğruyu biz bilelim ve herkesi zorla da olsa kendi doğrumuza inandıralım. Bu nasıl bir şey hiç anlamıyorum! Ama en güzeli zaten anlamaya çalışmayı bıraktığımız an başlıyor. Anlam aramayınca deli sorular da yok oluyor ve anı yaşamaya devam ediyoruz.

Neyse konu dağılmadan biz kilolarımıza geri dönelim. Yaz da geliyor, bikini mevsimi falan..ah, ah zor işler valla! Bir de kilo vermeye zaman da yok ki, neden mi? Eee eskiden bahar mevsimi vardı, rejime başlardık artık kıştan yaza sıçrıyoruz. Ne aşık olabiliyoruz ne kilo verebiliyoruz ama bize de yazık!

O kadar koştuk, yemedik spor yaptık ama gizli gizli tatlıları götürdük. Sonra da yaa yemiyorum nasıl da kilo aldım diyoruz. Valla ben açık açık söyleyeyim. Son iki ayda üç kilo aldım, bunu oturduğum yerde değil yiyerek aldım! Kendimize dürüst olalım öyle hava yuttum kilo aldım, su içtim yaradı yalanlarına kimse kanmaz, kendinizi de kandırmayın!

Yoga ve spor ile kilo verilir mi? Eğitmenlere belki de en çok sorulan sorular! Size net cevabımı veriyorum. İster Yoga yap, ister yapma! Yapacağın tek şey kafanı kullanmak olsun. Kilo vermek istiyorsan yapacağın tek şey çeneyi tutmak, az ve bilinçli yemek çünkü o kilolar başak türlü gitmez. Sonuç olarak canın istiyorsa ye, canın istemiyorsa yeme ama kimsenin de başının etini yeme! Ya ye sus, ya da yeme sus!

ZİHİN, BEYİN, RUH…KAFA NASIL KARIŞIR?

İstediğin kadar Yoga yap, meditasyon yap yine de değişmeyecek bir şey vardır…insanın canı çıkar huyu çıkmaz!

Kıskançlık, özgüven eksikliği, sürekli suçu kendinde arama gibi özellikler insana hayatı zorlaştırır. Yoga farkındalığını kesinlikle artırır ama çoğumuzun farkındalığı artsa bile hep çok güzel akıl veririz, nedense uygulamaya gelince ilk sınıfta kalan aklı veren olur.

Ee bu kadar biliyorsun da neden olmuyor? Söyleyeyim hemen! Sen de “kabullenme” sürecindesin, henüz o aydınlığa, büyüklüğe erememişsin. Çok bilen az konuşur, ne düşündüğünü ve ne hissettiğini anlamazsın, o kişi erdemlidir ve yol gösterir. Karşındaki insandan rahatsız oluyorsan, onun hayatına ve yapması gerekenlere karışmadan duramıyorsan yazık sana, daha adım bile atamamışsın kendin için! Ya sana ne milletin hayatından? Yapacak başka işin yok mu da sürekli sağı solu didikliyorsun? En doğruyu sen mi biliyorsun? Peki doğru nedir?

Hatta ilişkiler bile de bu yüzden yürümüyor. Çoğu insan sevgilisini, eşini olduğu gibi kabullenemiyor, bu da senin onu kalben sevmediğini gösterir. Her şeyi ile kabul edip sevmen gerekmez mi? Kendi istediğin bir kalıba sokmaya çalışıyorsan sen karşındaki insanı sevmiyorsun, onu kendi kişiliğinin dışına taşımak için uğraşıyorsun. Nedir bu egosal davranışlar? Sevgi midir? Asla! Hakimiyet kurma isteğidir, sen sus da ben haklı çıkayım arzusudur. Sonra da “bak nasıl da süt dökmüş kedi gibi oldu” der egosal tatmin yaşarsın. Halbuki bizi mutlu eden duygusal tatmindir.

Yine de sana akıl danışana fikrini söyle ama fikrini benimsetmek için ona baskı yapıyorsan bence bunu neden yaptığını otur bir düşün! Bulamadın mı neden yaptığını? Hemen özetliyorum:

Duyu organlarımız rastgele bilgiler toparlar, bunu biz fark etmeden istem dışı yaparlar. Toplanan bu bilgiler fikirlerin oluşmasını sağlar. Genelde bu fikirler de başka insanların aptalca, gerçek dışı fikirlerine dayanır. Fikirlerin temeliyse daha önceki yargılamalara dayanır. Bu yanlışlar, gerçek dışı düşünceler ve yargılamalar seçici bir hafıza sisteminde depolanır. Ve benzer durumlarla karşılaşınca da, onu doğru olarak baz alıp hayatımızı zehir edip bizi yalan yanlış yola sokarlar. Yani sonuç olarak zarar görüyorsak da bunun sorumlusu biziz, kontrol edemediğimiz zihnimizdir. Zihin ışık hızından daha hızlı düşünce üretir. Böylece kendimizi yansıtmayan davranışlar sergileriz çünkü doğru olarak algılandığımız bambaşka bir şeydir ama ona cesaretimiz yoktur.

İçimizi yiyip bitiren her duygu, düşünce, his, davranış ve “keşke” pişmanlıkları…yaşam kalitemize su, elektrik faturası gibi geri döner. Herkesin başa çıkamadığı duyguları vardır. Sevdiğin insanı kıskanırsın o konu başkadır ama kendi yapamadığın işte karşındakini hırsla kıskanıyorsan orada bir durup kendine bakacaksın. Yine soruyorum, sana ne onun hayatından? Çabala, dene belki sende de olur, kıskanmakla vakit geçireceğine hamle yap. Yapmıyorsan da otur ağla kısmetsizliğine,- yazık sana!

Görünen huylar vardır, en belirgin olan bence öfkedir. Bunu karşınızdaki insanda görmemeniz mümkün değildir. Öfkeyi bir ağaç olarak hayal et. Öfke su yüzüne çıkana kadar onu harekete geçiren olaylar, duygular olmuştur. Ağacın köküne indiğinde, toprak altında kaldığından bu oluşumun temelini anlamak çok da kolay olmaz. Toprak altındadır, saklanmıştır, biz bilsek de kendimize konduramayız ve yüzleşmekten kaçarız.

Neden ve nasıl öfkeleniriz? Çoğu zaman başkalarına öfkeleniriz, hiç kendinize öfkeleniyor musunuz? Sanmam! Bence genelde öfkenin altında yatan, bastırılmış ve başa çıkamadığımız başka duygular vardır. Kıskançlık, reddedilmiş olmak, önemsenmemek, hayal kırıklığı, haksızlık, tükenmişlik, anlaşılamamak, utanç, kayıp, çaresizlik, yalnızlık, suçluluk, kaygı, engellenmiş olmak, değersizlik, korku….yaz, yaz bitmez ama belki bir gün fark edilebilir.

Bilge veya aydın insan istediği kadar konuşup senin farkındalığını artırmaya çalışsa da iş yine sende biter. Belki de çok şey öğrenebileceğin kişiyi sadece “dinlersin” ama değişim “duymaya” başladığında gerçekleşir.

Size tavsiyem kimseden etkilenmeden kendi doğrularınızı yaşayın, asıl o zaman huzurlu ve mutlu olmaya başlarsınız. Bilmişlik taslayan değil, gerçekten erdemli, akıl verip de müdahale etmeyen insanlara kulak verin, onlar da hayatınıza aydınlık getirirler çünkü kimseyle yarışmazlar. Sevmediğiniz insanlardan uzaklaşın. Ee ama her zaman da her şey olmuyor değil mi? İş hayatındaysanız, hangi işi yapıyorsanız yapın bazı şeylere boyun eğmek zorunda kalabiliyoruz, büyüklük ve akıllılık sizde kalsın “ayı-dayı” durumlarını hatırlayın ama karşınızdaki insana notunuzu verin, siz bilin yeter o da size notunu verecektir, o da sizi aptal ve salak olarak sınıflandıracaktır,- yazık ona! J

 

 

DÜRÜST YALANCI OLUNUR MU?

Neyi neden yaptığınızı hiç düşündünüz mü? Bu soruyu sorarken yemek yemek, yürümek, uyumak gibi eylemlerden bahsetmiyorum. Zaten biri bana neden uyuyorsun diye sorsa verebileceğim tek cevap: ”Seni bilemem ama benim uykum geliyor,” olurdu.

Asıl merak ettiğim birine yardım ederken bunu neden yaptığınız veya kendiniz için bir şey yaparken, bu herhangi bir egzersiz bile olabilir, bunu neden yaptığınız. Eğer birine yardım ediyorsanız sadece “iyilik yap iyilik bul” zihniyetiyle mi yapıyorsunuz? Yoksa beklentiniz olmadan sadece yardım etmek amaçlı mı harekete geçiyorsunuz? Çoğu kez karşılık beklemeden yapıyoruz desek de, arkadaşımıza verdiğimiz desteği ondan aynı şekilde geri alamadığımızda şişiniyoruz ve üçüncü bir şahsa:”…ben tabi ki de karşılık beklemedim ama kaç yıllık arkadaşız yani yapması gerekiyordu,…” gibi cümleler kurabiliyoruz. Bu da kendimize yalan söylediğimizin delilidir.

Egzersiz gibi faaliyetler için de geçerli bence. Sağlık için yapıyoruz dediğimizde aslında çoğu kez daha iyi görünmek veya daha seksi bir vücuda sahip olmak için yapıyoruz. Çünkü yaş otuzu geçti mi ya sarkacaksın, ya da kaslanacaksın. Buna en güzel örnek de Madonna.

Şu an da belki okurken aklınız başka yerlere gitti ve sorduğum soruyu unuttunuz. Unuttuysanız yazının başını bir kez daha okuduktan sonra bir sonraki satıra geçin.

Bu soruyu daha önce düşünmediyseniz belki de şu an düşünmek isteyebilirsiniz.

Cevabınız evet ise, yani neden yaptığınızı biliyorsanız ikinci soruma geçmek istiyorum. Yaptığın her neyse bunu neden yaptığına dair verdiğin cevapta kendinize dürüst olabiliyor musunuz? Yoksa gerçeği de kendinizden saklıyor musunuz?

Yıllar önce Eskimolu bir Şaman’nın hayatını okurken beni çok etkileyen bir bölüm olmuştu. Şaman olacak olan kişi 44 yaşında bir adamdı. Şaman olmadan ona son bir görev veriyorlar. Dağa çıkmasını ve dağın tepesine çıktıktan sonra da 24 saat boyunca Tanrı ile konuşmasını istiyorlar. Şaman daha dağa çıkarken ne konuşacağım diye düşünmeye başlayıp biraz sıkıntıya sokuyor kendini. Zirveye ulaştığında başlıyor konuşmaya, bir saat konuşuyor ve susuyor. Söyleyecek bir şey bulamıyor ve ağlamaya başlıyor çünkü kendine bile itiraf edemediği dolu şeyin olduğunu fark ediyor.

En çok yaptığımız şeylerin arasında kendimize dürüst olmamak, yalan söyleyip bir de ona inanmaktır, hatta ve hatta başkalarını da ona inandırmaktır. Sonunda yalanımıza veya hayalimizde yarattığımız gerçeği asıl gerçek olarak benimsemeye başlıyoruz. Gerçeğimizden kopup kaçma eylemi gösteriyoruz.

Bence insanlar doğadaki bazı hayvanların özelliklerini üzerlerinde taşıyorlar, bunu fark etmiyor olabilir veya çoğu kez unutuyor olabiliriz. Günümüzdeki hayatta da insanları en çok yunus balıklarına benzetiyorum. Yunuslar su yüzünde oyun oynamaya bayılıyorlar, mutlu ve keyifli görünürken suyun derinlerine dalmayı sevmiyorlar. İnsanlar da yüzeysel olup oyun oynamaya bayılıyorlar, mutlu görünüyorlar ama konu içsel derinlik-yüzleşme olunca, ne yazık ki çoğu zaman “ben iyiyim”, deyip kaçıyorlar…

Kendine dürüst olmayan kişinin bunu başkasından beklemeye hakkı var mıdır acaba? İlk önce aynada kendimize karşı tuttuğumuz maskeden başlamalıyız sanki….

Hiç düştünüz mü?

Düşenin dostu olmaz derler!

Peki siz hiç düştünüz mü?

Tabi kimsenin görmediği bir düşüşten bahsetmiyorum. Kendinden emin bir halde, hatta belki topuklu ayakkabılarla yürürken çantanızın bile sizden uzaklara fırlatıldığı bir düşüş….erkekleri düşünürsek spordan çıkmış, çantayı koluna asmış havalı havalı, kasıla kasıla yürürken tökezleyip düşmesinden bahsediyorum.

Düşen kişi kendisiyle barışık değilse “rezalet” bir durum, karizma yerlerde sürünür.  Kimileri de böyle bir duruma rahatça gülebilirler. Kanımca erkekler için düşmek daha içe yedirilemez bir durum. Bir de bizim kültürümüzde “erkekler ağlamaz, erkek adama bir şey olmaz” gibi kalıplar kodlanır çünkü onların insan olduğu unutulur. Kesinlikle travmaya yol açtığını ve utanılması gereken bir durummuş gibi öğretildiğini düşünüyorum,-  yanlış buluyorum. Asıl bunu öğretenler utanmalı ama onların da bir suçu yok çünkü onlara da doğru bu diye öğretilmiş. Zincirleme kaza gibi…

Düşme konusunda becerim oldukça yüksek, ağaçtan düştüm, kafa üstü düştüm, merdivenden yuvarlandım…bunlar aklıma ilk gelenler. Ama en komiği Yoga eğitmeni olmak için gittiğimiz inzivadaki düşüşümdü.

Yıllar önce Antalya’da Yoga inzivasına gitmeden önce televizyonda bir belgesel izledim. Belgeseli izlerken içim kalktı. Konu insanların kafa derisinin altına yuva yapan böceklerin ameliyatla alınmasıydı, – tabi böcekler öyle bir yuva yapıyorlar ki derinin içine, kafa yumruk kadar şiş! Zaten örümcek fobim var, izlerken bile dişlerimi gıcırdattım. Böceğin girdiği yere örümcek de giremez mi?

Tamam, Yoga yapıyorum da, hippi hayatı da sürmüyorum. Doğa ile iç içe olmak muhteşem de kamp hayatı pek bana göre değil bu yüzden de giderken çok hevesli değildim.

Her sabah Yoga çadırımızda kendi pratiğimizi yapardık. Ben de o ara kol dengesi olan karga pozundan baş duruşuna geçmeyi çalışıyordum. Karga duruşu da ne diyorsan, google’a yaz, çıkar!

İki poz arasında geçiş yaparken kasları iyi kullanıp kafayı kırmadan yapmak gerek.  Çadır kalabalık, herkes kendi başına çalışıyor, konuşma yasağı var dikkat dağılmasın diye ve birden “gümmm” diye bir ses geldi, meğer benden çıkmış o ses, farkında bile değilim. Kafayı çivi gibi yere çakmışım ama acımadığı için anlamadım. Ben yapabildim diye seviniyordum, e kafa da yerindeydi, paniğe gerek yok.

Bir hafta sonra Yoga Eğitmeni olarak evime döndüm. Bir gün istem dışı elimi başıma götürdüm ve ne hissedeyim, kafam şişmiş! Hem de elime erik büyüklüğünde bir şiş geliyor. Aklıma ilk gelen kamp yerinde kalırken kafamın içine böceklerin yuva yapmış olmasıydı, böceklere sinirlendim bula bula benim kafayı mı buldular diye ama boşuna günahlarını almışım. Birkaç saat yoğun stres sonrasında kafamın üzerine çakıldığımı hatırladım ve içim rahatladı.

Size tavsiyem benimle Yoga yapıyorsanız dediğimi yapın ama yaptığımı denemeyin. Durmayı iyi bilin.

Aslında nerede nasıl düşerseniz düşün en önemlisi tekrar ayağa kalkabilmek. Bu hayatımızın tümü için geçerli. Her düşüşle öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Bazen enerji düşüşüyle başa çıkmak fiziksel düşüşle başa çıkmaktan daha zor olabiliyor. Bazen fark etmesek de enerjimizi düşüren şahıslar yakın çevremizde, arkadaş olarak bildiğimiz insanlar oluyor. Bu gibi insanları fark ettiğinizde mümkün mertebe çaktırmadan hayatınızdan uzaklaşmayı deneyin. Kimseye hatır borcunuz yok. Hayat sizin hayatınız, keyfini siz sürün, başkasının sizi dibe çekmesine izin vermeyin! Yüz yüze geldiğinizde sizi gülümseten insanları etrafınıza toplamayı deneyin, onları daha sık görün.

Herkes Yin Yoga yapsın! Neden mi? Okuyunuz…

 

Başlamadan şunu belirtmek isterim ki yogaya bütünsel bakışın şart olduğuna inanıyorum, ekollerin bile gizli ego savaşları olduğunu düşünüyorum. Herkes aslında kendine daha iyi geleni aktarmak istemiyor mu? Bunda diretme varsa kişi için tehlike unsurudur. Dolayısıyla deneyip herkes kendine uygun olanı anlayabilir. Benim için yin yoga sadece bedene kalıcı esneklik bırakan bir yoga tarzı değildir. Paulie Zink ve Paul Grilley’i bile tam anlamadan farklı ekol  olarak bakıp farklı olduklarını düşünenler ne yazık ki var…Paulie Zink pozlarda çok uzun tutmaz, uzun tutmadığı için dinlendirmeden pozdan poza geçer fakat bunun kendi tarzı olduğunu illaki bu şekilde yapılması gerekmediğini söyler. Paulie’ye göre iyi bir eğitmen olmak onu kopyalamak değildir, verilen bilgileri anlayarak tarz oluşturabilmektir. Amerika’da TV programı yapmışlığı, klinik ve üniversite gibi kurumlarda yoga ve sağlık üzerine dersler, eğitimler vermişliği vardır. Kişinin sağlığı ve zihinsel gelişimi için en önemli unsurun bedeni hissetmek olduğunu savunur. Paul Grilley ilk Paulie Zink ile çalışmaya gittiğinde bedeninin çok kapalı olduğunu ve bu yüzden pozlarda onu uzunca hareketsiz tuttuğunu söyler, aslında kişinin ihtiyaçlarına göre ders oluşturmanın önemini vurgular. Paul Grilley de kendine iyi gelen bölüm üzerine gitmiştir ve çok da şanslıyız ki böyle harika yol gösterenler var. Bu değerli eğitmenlerin fikirlerinin temeli aynıyken ayrıştırmaya çalışıyorsak daha yogaya başlamadan yogayı bitiriyoruz…

Hayatı dengede yaşayabilmek için ilk önce vücudumuzun dengesini korumamız şarttır. Hayatlar hızlıca akar biz de acelesine kapılırız. Yin yoga bu dengeyi korur ama nasıl? Sadece basit ama yetiştirmemiz gereken işler bile çoğu zaman üzerimizde baskı yaratır, baskı demek stresin artması demektir. Stresi artıran ise en başta kortizol hormonumuzdur. Bu hormon kötü müdür? Hayır, sadece vücudumuzdaki dengeyi korur bunu da bizim davranışlarımızla yönlendirmemiz mümkündür. İstemimiz dışında yaptıklarımızın sorumlusu sempatik ve parasempatik sinir sistemimizdir. Sepmatik sinir sistemi kısaca nabız artıran heyecan yaratan durumları içerirken, parasempatik sinir sistemi kısaca nabzın daha sakin olduğu durumları içerir. Aslında biri gündüz diğeri de gece hali gibidir. Dinlenip yenilendiğimiz zamanlar ve enerjinin daha yüksek olduğu zaman gecedir, yindir ve yavaşlamayı temsil eder. Her yin yoga yapıldığında kişi kendi sinir sistemi dengesini beslemiş olur, günlük stresten arınır ayrıca tüm iç organlarına ve temsil ettikleri duygulara denge getirirken akupunktur noktalarını uyarır. Sinirli girilen yin dersinden genelde çok daha sakin çıkılır. Çıkış düşüncesi Taoizme dayanan yin yogada Çin Tıbbına göre vücudumuzda Yin su elementidir, Yang ateş elementidir sağlık için vücutta bu ikisi arasında bir denge sağlanması şarttır bunu da yin yoga ile yapmak mümkündür. Vücutta sağlanan denge mutlaka yaşamın dengesini de yerine getirir bu da yaşam kalitemizi artırır.

Yoga bütünsel bakışta sağlığa çok faydalıdır. Yin Yoga durağan tarzıyla farkını ortaya koyar. Pozları çoğunlukla yerde yapılır, pozlarda grup derslerinde genelde 3-5 dakika kalınır ve hedef daha çok bağ dokularımıza odaklıdır. Fakat bu dokular kastan ayrı düşünülemez çünkü kas yapısının yüzde 30’u bağ dokudan oluşur. Dolayısıyla bedenimizde kalıcı esneklik bırakır, bedeni gevşettiği için oluşturduğu rahatlığı insan zihnen de hisseder. Kişisel gelişim adına başlanabilecek,- yaş, cinsiyet ve bedensel engel ayırmaksızın herkesin yapabileceği çok değerli, bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğü oldukça güçlü fark ettiren ve arttıran bir yoga sanatıdır. Kişiye sabrı öğretir, kentsel yaşamın getirdiği zorluklar sonucunda kaybettiğimiz hoşgörüyü tekrar hatırlamamızı sağlar. Peki kalıcı esneklik neden bu kadar önemlidir? Ölü olan kurudur, canlı olan yumuşaktır. Araba kullanan biri beden esnekliğini korumuyorsa ileri yaşlarda omurga çevirme hareketini kısıtlı yapmaya başlayacağı için geri geri araba kullanmakta bile zorlanacaktır. Başka bir örnek ise bazı yaşlı insanların ayaklarını yere sürüyerek yürüdüğünü görmüşsünüzdür. Leğen kemiği çevresindeki dokular esnekliğini kaybettiği an bacak adım atma hareketini yapamamaya başlar çünkü esnek olmayan dokular bu harekete izin vermezler. Yin Yoga her türlü zihinsel ve bedensel rahatsızlıkta iyileştiricidir ve kişinin kendi değerini ve önemini görmesini de sağlar. Kısacası denemekle kalmayıp hayatımıza dahil ederek kendimize yapabileceğimiz en sağlıklı yatırımdır

Yin Yoga kişinin var olan enerjisini dengelemede destektir. Herşey enerji olduğuna göre bu hastalık da olabilir herhangi bir duygusal patlama da olabilir. Bilindiği üzere yin durağan olandır, yang durağana kıyasen daha hareketli olandır dolayısıyla yin yang kavramları neyi neyle kıyasladığınızla değişiklik gösterecektir. Çin Tıbbında her iç organımızın bir enerjisi vardır. Örneğin karaciğerin enerjisi rüzgardır. Karaciğerin temel duygusu ise öfkedir çünkü öfke de rüzgar gibi gelip geçicidir. Pozlarda durdukça etki meridyenlere ulaşınca iç organları etkilenmeye başlarken temsil ettikleri duyguların enerjisi de dengelenmeye başlar. Peki neyin dengeye ihtiyacı olduğunu nereden bilir derseniz şunu düşünebilirsiniz: işe gitmediğiniz herhangi bir günde saati kurmadan yatarız ve sabah da uykumuzu alınca bedenimiz kendiliğinden uyanır. Aynı şey enerji için de geçerlidir,  zihnimiz anlamasa da nerenin dengelenmeye ihtiyacı varsa beden onu anlar ve onarmaya başlar. İçimize attığımız her duygu tabii ki içimizde sıkışıp kalır. İçine atma hasta olursun derler. Yin Yoga yaparken kişi kendini pozların içinde rahat bırakabiliyorsa ağlama veya gülme hissiyatı gelebilir ki bu çok normaldir. Ağlamak da gülmek de travma attırır, sadece birisi keyif diğeri de zayıflık olarak tanımlanmışıtır ki bu bence yanlıştır. Kısaca herkesin ihtiyacı olan içsel enerjimizi besler, dengeler ve daha kaliteli bir yaşam sürmemizi sağlar.

Yin yogayı daha derinden hissedebilmek için sadece bir iki kere değil yin yogayı su içmek gibi hayatımıza dahil etmemiz ve bir amaç gütmeden yapmamız gerekir. Beklenti demek blokaj demektir ve enerji akışını engelleyecektir. Hiçbir zaman bedenimizi pozu yapmak için kullanmamamız gerekir yani pozu bedenimizi hissetmek için kullanmalıyız. Bunu başardığımızda, hırslardan uzak daha derinden hissetmeye başlarız.

Hareketsizlik sabırla, sabır da hareketsizlikle gelişir. Bizim kültürümüzde de vardır ve “içine atma hasta olursun”, derler. Hareketsizlik anında içimize attığımız duygular su yüzüne çıkar onlarla yüzleşmek istemediğimizde kaçıp gitme isteği gelir. Yaşanmış travmalar ağlama ve gülme hissini doğurabilir ki travma atmanın en etkili iki yönüdür. Kalabilmek için sabırla, sabrı da nefes kontrolüyle kazanmak zor değildir sadece süreklilikle gelişen bir süreçtir, örneğin burundan alınan nefesi ağızdan vermek iyi gelirHareketsizlik sabırla, sabır da hareketsizlikle gelişir. Bizim kültürümüzde de vardır ve “içine atma hasta olursun”, derler. Hareketsizlik anında içimize attığımız duygular su yüzüne çıkar onlarla yüzleşmek istemediğimizde kaçıp gitme isteği gelir. Yaşanmış travmalar ağlama ve gülme hissini doğurabilir ki travma atmanın en etkili iki yönüdür. Kalabilmek için sabırla, sabrı da nefes kontrolüyle kazanmak zor değildir sadece süreklilikle gelişen bir süreçtir, örneğin burundan alınan nefesi ağızdan vermek iyi gelir.

 

YOGANIN YAŞI MI VAR?

Bazı kalıp düşünceleri o kadar benimsemişiz ki hiç anlamıyorum, anlamak da istemiyorum!
– Benim yaşım geçti, ben yapamam, artık olmaz, daha genç olsaydım olurdu….- bunları duymak gerçekten içimi şişiriyor! 
– Zaten bir şeyi denemeden yapıp yapamayacağına karar verebiliyorsan seni tebrik ediyorum! Büyük ihtimalle 1 saniyede 100 trilyon veri alabilen beyninde yanlış giden bir şeyler olmalı.

Kim uyduruyor böyle yalanları? 
Kimin uydurduğunu ben size hemen söyleyeyim. – Tabi ki biz, – “kendimiz!”
Bizden başka kim böyle bir şey düşünce ortaya atsın ki? Neden söylediğimiz de çok açık ortada. Yapmak istemediğimiz, özellikle de yapmaya üşendiğimiz her şeye kılıf bulmada dünya markasıyız. 
Halbuki ne demişler: “Nerde hareket, orda bereket”!

Ne yazık ki Türk insanının spor, yoga, koşma veya benzer bedensel aktiviteleri yapma alışkanlığı pek yok. Gerçi gözlemlerimden yola çıkarsam yeni neslin bu konuda daha bilinçli olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Yaklaşık 20 yaşındayken yakın yerler bisikletle gitme alışkanlığım vardı, yıllardır beni tanıyan insanlardan biri bana bir gün şunu dedi: ”Kocaman oldun artık bisikleti bırak da araba kullan.” 
Bu zihniyet nasıl işliyor acaba?

Ayrıca Türkiye’de spor denince akla ilk gelen ne yazık ki sadece futbol. Çok keyifli bir spor, asla olumsuz eleştirim olamaz çünkü ben de çok seviyorum ama başka spor dalları için emek harcayanları da unutmamak gerekir. Her şeyden önce de sadece maç takip etmektense bir an önce kendi enerjimizi yükseltmek adına hareket etmek bizim için faydalı olacaktır. Vücudumuzdaki enerjiyi dengelemediğimiz sürece daha sağlıksız ve miskin oluyoruz. Bize zor geldiği anda “hadi şimdi” dediğimizde kendimize en büyük hediyeyi vermiş oluyoruz aslında. Spor yapmak istemiyorsan, Yoga yapmak istemiyorsan belki de dans etmeyi denemelisin.

Kendi adıma şunu söyleyebilirim sporu çok seviyorum fakat Yogayı daha çok seviyorum. Bunun sebebiyse Yogada insanın benden ve nefes farkındalığını artırıyor, bedenimdeki gelişimi hissederek yaşıyorum. Ayrıca artan bu farkındalığı bir süre sonra hayatınıza da yaymaya başlıyorsunuz. Kendinize karşı daha saygılı ve sabırlı olmaya başlayınca çevrenizdeki insanlara merhamet dolu bakıp az da olsa önyargılardan kurtulup herkesi ve her olayı farklı değerlendirebiliyorsunuz. Yogada yaş ve hastalık derecelerinin sınırları yoktur,- herkes Yoga yapabilir ve keşke herkes Yoga yapsa. Sadece hastalıkta deneyimli eğitmenleri tercih etmek daha sağlıklı olacaktır.

Yoga, spor, dans her neyse yaptığınız veya yapmak istediğiniz her neyse onu su içmek gibi günlük hayatınıza dahil etmelisiniz. Kışın spor, yazın yan gel yat modunda olanların da bu işi kendileri için değil sadece görsellik adına yaptıklarını düşünüyorum. Kötü bir şey mi? Sanmam, hiç yapmamaktan iyidir.

Unutmamalı ki hiçbir şey zorla olmaz. Kişi bunu kendi içinden geldiği için yapmalı, mecbur hissettiği için değil.