ZİHİN, BEYİN, RUH…KAFA NASIL KARIŞIR?

İstediğin kadar Yoga yap, meditasyon yap yine de değişmeyecek bir şey vardır…insanın canı çıkar huyu çıkmaz!

Kıskançlık, özgüven eksikliği, sürekli suçu kendinde arama gibi özellikler insana hayatı zorlaştırır. Yoga farkındalığını kesinlikle artırır ama çoğumuzun farkındalığı artsa bile hep çok güzel akıl veririz, nedense uygulamaya gelince ilk sınıfta kalan aklı veren olur.

Ee bu kadar biliyorsun da neden olmuyor? Söyleyeyim hemen! Sen de “kabullenme” sürecindesin, henüz o aydınlığa, büyüklüğe erememişsin. Çok bilen az konuşur, ne düşündüğünü ve ne hissettiğini anlamazsın, o kişi erdemlidir ve yol gösterir. Karşındaki insandan rahatsız oluyorsan, onun hayatına ve yapması gerekenlere karışmadan duramıyorsan yazık sana, daha adım bile atamamışsın kendin için! Ya sana ne milletin hayatından? Yapacak başka işin yok mu da sürekli sağı solu didikliyorsun? En doğruyu sen mi biliyorsun? Peki doğru nedir?

Hatta ilişkiler bile de bu yüzden yürümüyor. Çoğu insan sevgilisini, eşini olduğu gibi kabullenemiyor, bu da senin onu kalben sevmediğini gösterir. Her şeyi ile kabul edip sevmen gerekmez mi? Kendi istediğin bir kalıba sokmaya çalışıyorsan sen karşındaki insanı sevmiyorsun, onu kendi kişiliğinin dışına taşımak için uğraşıyorsun. Nedir bu egosal davranışlar? Sevgi midir? Asla! Hakimiyet kurma isteğidir, sen sus da ben haklı çıkayım arzusudur. Sonra da “bak nasıl da süt dökmüş kedi gibi oldu” der egosal tatmin yaşarsın. Halbuki bizi mutlu eden duygusal tatmindir.

Yine de sana akıl danışana fikrini söyle ama fikrini benimsetmek için ona baskı yapıyorsan bence bunu neden yaptığını otur bir düşün! Bulamadın mı neden yaptığını? Hemen özetliyorum:

Duyu organlarımız rastgele bilgiler toparlar, bunu biz fark etmeden istem dışı yaparlar. Toplanan bu bilgiler fikirlerin oluşmasını sağlar. Genelde bu fikirler de başka insanların aptalca, gerçek dışı fikirlerine dayanır. Fikirlerin temeliyse daha önceki yargılamalara dayanır. Bu yanlışlar, gerçek dışı düşünceler ve yargılamalar seçici bir hafıza sisteminde depolanır. Ve benzer durumlarla karşılaşınca da, onu doğru olarak baz alıp hayatımızı zehir edip bizi yalan yanlış yola sokarlar. Yani sonuç olarak zarar görüyorsak da bunun sorumlusu biziz, kontrol edemediğimiz zihnimizdir. Zihin ışık hızından daha hızlı düşünce üretir. Böylece kendimizi yansıtmayan davranışlar sergileriz çünkü doğru olarak algılandığımız bambaşka bir şeydir ama ona cesaretimiz yoktur.

İçimizi yiyip bitiren her duygu, düşünce, his, davranış ve “keşke” pişmanlıkları…yaşam kalitemize su, elektrik faturası gibi geri döner. Herkesin başa çıkamadığı duyguları vardır. Sevdiğin insanı kıskanırsın o konu başkadır ama kendi yapamadığın işte karşındakini hırsla kıskanıyorsan orada bir durup kendine bakacaksın. Yine soruyorum, sana ne onun hayatından? Çabala, dene belki sende de olur, kıskanmakla vakit geçireceğine hamle yap. Yapmıyorsan da otur ağla kısmetsizliğine,- yazık sana!

Görünen huylar vardır, en belirgin olan bence öfkedir. Bunu karşınızdaki insanda görmemeniz mümkün değildir. Öfkeyi bir ağaç olarak hayal et. Öfke su yüzüne çıkana kadar onu harekete geçiren olaylar, duygular olmuştur. Ağacın köküne indiğinde, toprak altında kaldığından bu oluşumun temelini anlamak çok da kolay olmaz. Toprak altındadır, saklanmıştır, biz bilsek de kendimize konduramayız ve yüzleşmekten kaçarız.

Neden ve nasıl öfkeleniriz? Çoğu zaman başkalarına öfkeleniriz, hiç kendinize öfkeleniyor musunuz? Sanmam! Bence genelde öfkenin altında yatan, bastırılmış ve başa çıkamadığımız başka duygular vardır. Kıskançlık, reddedilmiş olmak, önemsenmemek, hayal kırıklığı, haksızlık, tükenmişlik, anlaşılamamak, utanç, kayıp, çaresizlik, yalnızlık, suçluluk, kaygı, engellenmiş olmak, değersizlik, korku….yaz, yaz bitmez ama belki bir gün fark edilebilir.

Bilge veya aydın insan istediği kadar konuşup senin farkındalığını artırmaya çalışsa da iş yine sende biter. Belki de çok şey öğrenebileceğin kişiyi sadece “dinlersin” ama değişim “duymaya” başladığında gerçekleşir.

Size tavsiyem kimseden etkilenmeden kendi doğrularınızı yaşayın, asıl o zaman huzurlu ve mutlu olmaya başlarsınız. Bilmişlik taslayan değil, gerçekten erdemli, akıl verip de müdahale etmeyen insanlara kulak verin, onlar da hayatınıza aydınlık getirirler çünkü kimseyle yarışmazlar. Sevmediğiniz insanlardan uzaklaşın. Ee ama her zaman da her şey olmuyor değil mi? İş hayatındaysanız, hangi işi yapıyorsanız yapın bazı şeylere boyun eğmek zorunda kalabiliyoruz, büyüklük ve akıllılık sizde kalsın “ayı-dayı” durumlarını hatırlayın ama karşınızdaki insana notunuzu verin, siz bilin yeter o da size notunu verecektir, o da sizi aptal ve salak olarak sınıflandıracaktır,- yazık ona! J

 

 

DÜRÜST YALANCI OLUNUR MU?

Neyi neden yaptığınızı hiç düşündünüz mü? Bu soruyu sorarken yemek yemek, yürümek, uyumak gibi eylemlerden bahsetmiyorum. Zaten biri bana neden uyuyorsun diye sorsa verebileceğim tek cevap: ”Seni bilemem ama benim uykum geliyor,” olurdu.

Asıl merak ettiğim birine yardım ederken bunu neden yaptığınız veya kendiniz için bir şey yaparken, bu herhangi bir egzersiz bile olabilir, bunu neden yaptığınız. Eğer birine yardım ediyorsanız sadece “iyilik yap iyilik bul” zihniyetiyle mi yapıyorsunuz? Yoksa beklentiniz olmadan sadece yardım etmek amaçlı mı harekete geçiyorsunuz? Çoğu kez karşılık beklemeden yapıyoruz desek de, arkadaşımıza verdiğimiz desteği ondan aynı şekilde geri alamadığımızda şişiniyoruz ve üçüncü bir şahsa:”…ben tabi ki de karşılık beklemedim ama kaç yıllık arkadaşız yani yapması gerekiyordu,…” gibi cümleler kurabiliyoruz. Bu da kendimize yalan söylediğimizin delilidir.

Egzersiz gibi faaliyetler için de geçerli bence. Sağlık için yapıyoruz dediğimizde aslında çoğu kez daha iyi görünmek veya daha seksi bir vücuda sahip olmak için yapıyoruz. Çünkü yaş otuzu geçti mi ya sarkacaksın, ya da kaslanacaksın. Buna en güzel örnek de Madonna.

Şu an da belki okurken aklınız başka yerlere gitti ve sorduğum soruyu unuttunuz. Unuttuysanız yazının başını bir kez daha okuduktan sonra bir sonraki satıra geçin.

Bu soruyu daha önce düşünmediyseniz belki de şu an düşünmek isteyebilirsiniz.

Cevabınız evet ise, yani neden yaptığınızı biliyorsanız ikinci soruma geçmek istiyorum. Yaptığın her neyse bunu neden yaptığına dair verdiğin cevapta kendinize dürüst olabiliyor musunuz? Yoksa gerçeği de kendinizden saklıyor musunuz?

Yıllar önce Eskimolu bir Şaman’nın hayatını okurken beni çok etkileyen bir bölüm olmuştu. Şaman olacak olan kişi 44 yaşında bir adamdı. Şaman olmadan ona son bir görev veriyorlar. Dağa çıkmasını ve dağın tepesine çıktıktan sonra da 24 saat boyunca Tanrı ile konuşmasını istiyorlar. Şaman daha dağa çıkarken ne konuşacağım diye düşünmeye başlayıp biraz sıkıntıya sokuyor kendini. Zirveye ulaştığında başlıyor konuşmaya, bir saat konuşuyor ve susuyor. Söyleyecek bir şey bulamıyor ve ağlamaya başlıyor çünkü kendine bile itiraf edemediği dolu şeyin olduğunu fark ediyor.

En çok yaptığımız şeylerin arasında kendimize dürüst olmamak, yalan söyleyip bir de ona inanmaktır, hatta ve hatta başkalarını da ona inandırmaktır. Sonunda yalanımıza veya hayalimizde yarattığımız gerçeği asıl gerçek olarak benimsemeye başlıyoruz. Gerçeğimizden kopup kaçma eylemi gösteriyoruz.

Bence insanlar doğadaki bazı hayvanların özelliklerini üzerlerinde taşıyorlar, bunu fark etmiyor olabilir veya çoğu kez unutuyor olabiliriz. Günümüzdeki hayatta da insanları en çok yunus balıklarına benzetiyorum. Yunuslar su yüzünde oyun oynamaya bayılıyorlar, mutlu ve keyifli görünürken suyun derinlerine dalmayı sevmiyorlar. İnsanlar da yüzeysel olup oyun oynamaya bayılıyorlar, mutlu görünüyorlar ama konu içsel derinlik-yüzleşme olunca, ne yazık ki çoğu zaman “ben iyiyim”, deyip kaçıyorlar…

Kendine dürüst olmayan kişinin bunu başkasından beklemeye hakkı var mıdır acaba? İlk önce aynada kendimize karşı tuttuğumuz maskeden başlamalıyız sanki….