ZİHİN, BEYİN, RUH…KAFA NASIL KARIŞIR?

İstediğin kadar Yoga yap, meditasyon yap yine de değişmeyecek bir şey vardır…insanın canı çıkar huyu çıkmaz!

Kıskançlık, özgüven eksikliği, sürekli suçu kendinde arama gibi özellikler insana hayatı zorlaştırır. Yoga farkındalığını kesinlikle artırır ama çoğumuzun farkındalığı artsa bile hep çok güzel akıl veririz, nedense uygulamaya gelince ilk sınıfta kalan aklı veren olur.

Ee bu kadar biliyorsun da neden olmuyor? Söyleyeyim hemen! Sen de “kabullenme” sürecindesin, henüz o aydınlığa, büyüklüğe erememişsin. Çok bilen az konuşur, ne düşündüğünü ve ne hissettiğini anlamazsın, o kişi erdemlidir ve yol gösterir. Karşındaki insandan rahatsız oluyorsan, onun hayatına ve yapması gerekenlere karışmadan duramıyorsan yazık sana, daha adım bile atamamışsın kendin için! Ya sana ne milletin hayatından? Yapacak başka işin yok mu da sürekli sağı solu didikliyorsun? En doğruyu sen mi biliyorsun? Peki doğru nedir?

Hatta ilişkiler bile de bu yüzden yürümüyor. Çoğu insan sevgilisini, eşini olduğu gibi kabullenemiyor, bu da senin onu kalben sevmediğini gösterir. Her şeyi ile kabul edip sevmen gerekmez mi? Kendi istediğin bir kalıba sokmaya çalışıyorsan sen karşındaki insanı sevmiyorsun, onu kendi kişiliğinin dışına taşımak için uğraşıyorsun. Nedir bu egosal davranışlar? Sevgi midir? Asla! Hakimiyet kurma isteğidir, sen sus da ben haklı çıkayım arzusudur. Sonra da “bak nasıl da süt dökmüş kedi gibi oldu” der egosal tatmin yaşarsın. Halbuki bizi mutlu eden duygusal tatmindir.

Yine de sana akıl danışana fikrini söyle ama fikrini benimsetmek için ona baskı yapıyorsan bence bunu neden yaptığını otur bir düşün! Bulamadın mı neden yaptığını? Hemen özetliyorum:

Duyu organlarımız rastgele bilgiler toparlar, bunu biz fark etmeden istem dışı yaparlar. Toplanan bu bilgiler fikirlerin oluşmasını sağlar. Genelde bu fikirler de başka insanların aptalca, gerçek dışı fikirlerine dayanır. Fikirlerin temeliyse daha önceki yargılamalara dayanır. Bu yanlışlar, gerçek dışı düşünceler ve yargılamalar seçici bir hafıza sisteminde depolanır. Ve benzer durumlarla karşılaşınca da, onu doğru olarak baz alıp hayatımızı zehir edip bizi yalan yanlış yola sokarlar. Yani sonuç olarak zarar görüyorsak da bunun sorumlusu biziz, kontrol edemediğimiz zihnimizdir. Zihin ışık hızından daha hızlı düşünce üretir. Böylece kendimizi yansıtmayan davranışlar sergileriz çünkü doğru olarak algılandığımız bambaşka bir şeydir ama ona cesaretimiz yoktur.

İçimizi yiyip bitiren her duygu, düşünce, his, davranış ve “keşke” pişmanlıkları…yaşam kalitemize su, elektrik faturası gibi geri döner. Herkesin başa çıkamadığı duyguları vardır. Sevdiğin insanı kıskanırsın o konu başkadır ama kendi yapamadığın işte karşındakini hırsla kıskanıyorsan orada bir durup kendine bakacaksın. Yine soruyorum, sana ne onun hayatından? Çabala, dene belki sende de olur, kıskanmakla vakit geçireceğine hamle yap. Yapmıyorsan da otur ağla kısmetsizliğine,- yazık sana!

Görünen huylar vardır, en belirgin olan bence öfkedir. Bunu karşınızdaki insanda görmemeniz mümkün değildir. Öfkeyi bir ağaç olarak hayal et. Öfke su yüzüne çıkana kadar onu harekete geçiren olaylar, duygular olmuştur. Ağacın köküne indiğinde, toprak altında kaldığından bu oluşumun temelini anlamak çok da kolay olmaz. Toprak altındadır, saklanmıştır, biz bilsek de kendimize konduramayız ve yüzleşmekten kaçarız.

Neden ve nasıl öfkeleniriz? Çoğu zaman başkalarına öfkeleniriz, hiç kendinize öfkeleniyor musunuz? Sanmam! Bence genelde öfkenin altında yatan, bastırılmış ve başa çıkamadığımız başka duygular vardır. Kıskançlık, reddedilmiş olmak, önemsenmemek, hayal kırıklığı, haksızlık, tükenmişlik, anlaşılamamak, utanç, kayıp, çaresizlik, yalnızlık, suçluluk, kaygı, engellenmiş olmak, değersizlik, korku….yaz, yaz bitmez ama belki bir gün fark edilebilir.

Bilge veya aydın insan istediği kadar konuşup senin farkındalığını artırmaya çalışsa da iş yine sende biter. Belki de çok şey öğrenebileceğin kişiyi sadece “dinlersin” ama değişim “duymaya” başladığında gerçekleşir.

Size tavsiyem kimseden etkilenmeden kendi doğrularınızı yaşayın, asıl o zaman huzurlu ve mutlu olmaya başlarsınız. Bilmişlik taslayan değil, gerçekten erdemli, akıl verip de müdahale etmeyen insanlara kulak verin, onlar da hayatınıza aydınlık getirirler çünkü kimseyle yarışmazlar. Sevmediğiniz insanlardan uzaklaşın. Ee ama her zaman da her şey olmuyor değil mi? İş hayatındaysanız, hangi işi yapıyorsanız yapın bazı şeylere boyun eğmek zorunda kalabiliyoruz, büyüklük ve akıllılık sizde kalsın “ayı-dayı” durumlarını hatırlayın ama karşınızdaki insana notunuzu verin, siz bilin yeter o da size notunu verecektir, o da sizi aptal ve salak olarak sınıflandıracaktır,- yazık ona! J

 

 

DÜRÜST YALANCI OLUNUR MU?

Neyi neden yaptığınızı hiç düşündünüz mü? Bu soruyu sorarken yemek yemek, yürümek, uyumak gibi eylemlerden bahsetmiyorum. Zaten biri bana neden uyuyorsun diye sorsa verebileceğim tek cevap: ”Seni bilemem ama benim uykum geliyor,” olurdu.

Asıl merak ettiğim birine yardım ederken bunu neden yaptığınız veya kendiniz için bir şey yaparken, bu herhangi bir egzersiz bile olabilir, bunu neden yaptığınız. Eğer birine yardım ediyorsanız sadece “iyilik yap iyilik bul” zihniyetiyle mi yapıyorsunuz? Yoksa beklentiniz olmadan sadece yardım etmek amaçlı mı harekete geçiyorsunuz? Çoğu kez karşılık beklemeden yapıyoruz desek de, arkadaşımıza verdiğimiz desteği ondan aynı şekilde geri alamadığımızda şişiniyoruz ve üçüncü bir şahsa:”…ben tabi ki de karşılık beklemedim ama kaç yıllık arkadaşız yani yapması gerekiyordu,…” gibi cümleler kurabiliyoruz. Bu da kendimize yalan söylediğimizin delilidir.

Egzersiz gibi faaliyetler için de geçerli bence. Sağlık için yapıyoruz dediğimizde aslında çoğu kez daha iyi görünmek veya daha seksi bir vücuda sahip olmak için yapıyoruz. Çünkü yaş otuzu geçti mi ya sarkacaksın, ya da kaslanacaksın. Buna en güzel örnek de Madonna.

Şu an da belki okurken aklınız başka yerlere gitti ve sorduğum soruyu unuttunuz. Unuttuysanız yazının başını bir kez daha okuduktan sonra bir sonraki satıra geçin.

Bu soruyu daha önce düşünmediyseniz belki de şu an düşünmek isteyebilirsiniz.

Cevabınız evet ise, yani neden yaptığınızı biliyorsanız ikinci soruma geçmek istiyorum. Yaptığın her neyse bunu neden yaptığına dair verdiğin cevapta kendinize dürüst olabiliyor musunuz? Yoksa gerçeği de kendinizden saklıyor musunuz?

Yıllar önce Eskimolu bir Şaman’nın hayatını okurken beni çok etkileyen bir bölüm olmuştu. Şaman olacak olan kişi 44 yaşında bir adamdı. Şaman olmadan ona son bir görev veriyorlar. Dağa çıkmasını ve dağın tepesine çıktıktan sonra da 24 saat boyunca Tanrı ile konuşmasını istiyorlar. Şaman daha dağa çıkarken ne konuşacağım diye düşünmeye başlayıp biraz sıkıntıya sokuyor kendini. Zirveye ulaştığında başlıyor konuşmaya, bir saat konuşuyor ve susuyor. Söyleyecek bir şey bulamıyor ve ağlamaya başlıyor çünkü kendine bile itiraf edemediği dolu şeyin olduğunu fark ediyor.

En çok yaptığımız şeylerin arasında kendimize dürüst olmamak, yalan söyleyip bir de ona inanmaktır, hatta ve hatta başkalarını da ona inandırmaktır. Sonunda yalanımıza veya hayalimizde yarattığımız gerçeği asıl gerçek olarak benimsemeye başlıyoruz. Gerçeğimizden kopup kaçma eylemi gösteriyoruz.

Bence insanlar doğadaki bazı hayvanların özelliklerini üzerlerinde taşıyorlar, bunu fark etmiyor olabilir veya çoğu kez unutuyor olabiliriz. Günümüzdeki hayatta da insanları en çok yunus balıklarına benzetiyorum. Yunuslar su yüzünde oyun oynamaya bayılıyorlar, mutlu ve keyifli görünürken suyun derinlerine dalmayı sevmiyorlar. İnsanlar da yüzeysel olup oyun oynamaya bayılıyorlar, mutlu görünüyorlar ama konu içsel derinlik-yüzleşme olunca, ne yazık ki çoğu zaman “ben iyiyim”, deyip kaçıyorlar…

Kendine dürüst olmayan kişinin bunu başkasından beklemeye hakkı var mıdır acaba? İlk önce aynada kendimize karşı tuttuğumuz maskeden başlamalıyız sanki….

Hiç düştünüz mü?

Düşenin dostu olmaz derler!

Peki siz hiç düştünüz mü?

Tabi kimsenin görmediği bir düşüşten bahsetmiyorum. Kendinden emin bir halde, hatta belki topuklu ayakkabılarla yürürken çantanızın bile sizden uzaklara fırlatıldığı bir düşüş….erkekleri düşünürsek spordan çıkmış, çantayı koluna asmış havalı havalı, kasıla kasıla yürürken tökezleyip düşmesinden bahsediyorum.

Düşen kişi kendisiyle barışık değilse “rezalet” bir durum, karizma yerlerde sürünür.  Kimileri de böyle bir duruma rahatça gülebilirler. Kanımca erkekler için düşmek daha içe yedirilemez bir durum. Bir de bizim kültürümüzde “erkekler ağlamaz, erkek adama bir şey olmaz” gibi kalıplar kodlanır çünkü onların insan olduğu unutulur. Kesinlikle travmaya yol açtığını ve utanılması gereken bir durummuş gibi öğretildiğini düşünüyorum,-  yanlış buluyorum. Asıl bunu öğretenler utanmalı ama onların da bir suçu yok çünkü onlara da doğru bu diye öğretilmiş. Zincirleme kaza gibi…

Düşme konusunda becerim oldukça yüksek, ağaçtan düştüm, kafa üstü düştüm, merdivenden yuvarlandım…bunlar aklıma ilk gelenler. Ama en komiği Yoga eğitmeni olmak için gittiğimiz inzivadaki düşüşümdü.

Yıllar önce Antalya’da Yoga inzivasına gitmeden önce televizyonda bir belgesel izledim. Belgeseli izlerken içim kalktı. Konu insanların kafa derisinin altına yuva yapan böceklerin ameliyatla alınmasıydı, – tabi böcekler öyle bir yuva yapıyorlar ki derinin içine, kafa yumruk kadar şiş! Zaten örümcek fobim var, izlerken bile dişlerimi gıcırdattım. Böceğin girdiği yere örümcek de giremez mi?

Tamam, Yoga yapıyorum da, hippi hayatı da sürmüyorum. Doğa ile iç içe olmak muhteşem de kamp hayatı pek bana göre değil bu yüzden de giderken çok hevesli değildim.

Her sabah Yoga çadırımızda kendi pratiğimizi yapardık. Ben de o ara kol dengesi olan karga pozundan baş duruşuna geçmeyi çalışıyordum. Karga duruşu da ne diyorsan, google’a yaz, çıkar!

İki poz arasında geçiş yaparken kasları iyi kullanıp kafayı kırmadan yapmak gerek.  Çadır kalabalık, herkes kendi başına çalışıyor, konuşma yasağı var dikkat dağılmasın diye ve birden “gümmm” diye bir ses geldi, meğer benden çıkmış o ses, farkında bile değilim. Kafayı çivi gibi yere çakmışım ama acımadığı için anlamadım. Ben yapabildim diye seviniyordum, e kafa da yerindeydi, paniğe gerek yok.

Bir hafta sonra Yoga Eğitmeni olarak evime döndüm. Bir gün istem dışı elimi başıma götürdüm ve ne hissedeyim, kafam şişmiş! Hem de elime erik büyüklüğünde bir şiş geliyor. Aklıma ilk gelen kamp yerinde kalırken kafamın içine böceklerin yuva yapmış olmasıydı, böceklere sinirlendim bula bula benim kafayı mı buldular diye ama boşuna günahlarını almışım. Birkaç saat yoğun stres sonrasında kafamın üzerine çakıldığımı hatırladım ve içim rahatladı.

Size tavsiyem benimle Yoga yapıyorsanız dediğimi yapın ama yaptığımı denemeyin. Durmayı iyi bilin.

Aslında nerede nasıl düşerseniz düşün en önemlisi tekrar ayağa kalkabilmek. Bu hayatımızın tümü için geçerli. Her düşüşle öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Bazen enerji düşüşüyle başa çıkmak fiziksel düşüşle başa çıkmaktan daha zor olabiliyor. Bazen fark etmesek de enerjimizi düşüren şahıslar yakın çevremizde, arkadaş olarak bildiğimiz insanlar oluyor. Bu gibi insanları fark ettiğinizde mümkün mertebe çaktırmadan hayatınızdan uzaklaşmayı deneyin. Kimseye hatır borcunuz yok. Hayat sizin hayatınız, keyfini siz sürün, başkasının sizi dibe çekmesine izin vermeyin! Yüz yüze geldiğinizde sizi gülümseten insanları etrafınıza toplamayı deneyin, onları daha sık görün.

Herkes Yin Yoga yapsın! Neden mi? Okuyunuz…

 

Başlamadan şunu belirtmek isterim ki yogaya bütünsel bakışın şart olduğuna inanıyorum, ekollerin bile gizli ego savaşları olduğunu düşünüyorum. Herkes aslında kendine daha iyi geleni aktarmak istemiyor mu? Bunda diretme varsa kişi için tehlike unsurudur. Dolayısıyla deneyip herkes kendine uygun olanı anlayabilir. Benim için yin yoga sadece bedene kalıcı esneklik bırakan bir yoga tarzı değildir. Paulie Zink ve Paul Grilley’i bile tam anlamadan farklı ekol  olarak bakıp farklı olduklarını düşünenler ne yazık ki var…Paulie Zink pozlarda çok uzun tutmaz, uzun tutmadığı için dinlendirmeden pozdan poza geçer fakat bunun kendi tarzı olduğunu illaki bu şekilde yapılması gerekmediğini söyler. Paulie’ye göre iyi bir eğitmen olmak onu kopyalamak değildir, verilen bilgileri anlayarak tarz oluşturabilmektir. Amerika’da TV programı yapmışlığı, klinik ve üniversite gibi kurumlarda yoga ve sağlık üzerine dersler, eğitimler vermişliği vardır. Kişinin sağlığı ve zihinsel gelişimi için en önemli unsurun bedeni hissetmek olduğunu savunur. Paul Grilley ilk Paulie Zink ile çalışmaya gittiğinde bedeninin çok kapalı olduğunu ve bu yüzden pozlarda onu uzunca hareketsiz tuttuğunu söyler, aslında kişinin ihtiyaçlarına göre ders oluşturmanın önemini vurgular. Paul Grilley de kendine iyi gelen bölüm üzerine gitmiştir ve çok da şanslıyız ki böyle harika yol gösterenler var. Bu değerli eğitmenlerin fikirlerinin temeli aynıyken ayrıştırmaya çalışıyorsak daha yogaya başlamadan yogayı bitiriyoruz…

Hayatı dengede yaşayabilmek için ilk önce vücudumuzun dengesini korumamız şarttır. Hayatlar hızlıca akar biz de acelesine kapılırız. Yin yoga bu dengeyi korur ama nasıl? Sadece basit ama yetiştirmemiz gereken işler bile çoğu zaman üzerimizde baskı yaratır, baskı demek stresin artması demektir. Stresi artıran ise en başta kortizol hormonumuzdur. Bu hormon kötü müdür? Hayır, sadece vücudumuzdaki dengeyi korur bunu da bizim davranışlarımızla yönlendirmemiz mümkündür. İstemimiz dışında yaptıklarımızın sorumlusu sempatik ve parasempatik sinir sistemimizdir. Sepmatik sinir sistemi kısaca nabız artıran heyecan yaratan durumları içerirken, parasempatik sinir sistemi kısaca nabzın daha sakin olduğu durumları içerir. Aslında biri gündüz diğeri de gece hali gibidir. Dinlenip yenilendiğimiz zamanlar ve enerjinin daha yüksek olduğu zaman gecedir, yindir ve yavaşlamayı temsil eder. Her yin yoga yapıldığında kişi kendi sinir sistemi dengesini beslemiş olur, günlük stresten arınır ayrıca tüm iç organlarına ve temsil ettikleri duygulara denge getirirken akupunktur noktalarını uyarır. Sinirli girilen yin dersinden genelde çok daha sakin çıkılır. Çıkış düşüncesi Taoizme dayanan yin yogada Çin Tıbbına göre vücudumuzda Yin su elementidir, Yang ateş elementidir sağlık için vücutta bu ikisi arasında bir denge sağlanması şarttır bunu da yin yoga ile yapmak mümkündür. Vücutta sağlanan denge mutlaka yaşamın dengesini de yerine getirir bu da yaşam kalitemizi artırır.

Yoga bütünsel bakışta sağlığa çok faydalıdır. Yin Yoga durağan tarzıyla farkını ortaya koyar. Pozları çoğunlukla yerde yapılır, pozlarda grup derslerinde genelde 3-5 dakika kalınır ve hedef daha çok bağ dokularımıza odaklıdır. Fakat bu dokular kastan ayrı düşünülemez çünkü kas yapısının yüzde 30’u bağ dokudan oluşur. Dolayısıyla bedenimizde kalıcı esneklik bırakır, bedeni gevşettiği için oluşturduğu rahatlığı insan zihnen de hisseder. Kişisel gelişim adına başlanabilecek,- yaş, cinsiyet ve bedensel engel ayırmaksızın herkesin yapabileceği çok değerli, bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğü oldukça güçlü fark ettiren ve arttıran bir yoga sanatıdır. Kişiye sabrı öğretir, kentsel yaşamın getirdiği zorluklar sonucunda kaybettiğimiz hoşgörüyü tekrar hatırlamamızı sağlar. Peki kalıcı esneklik neden bu kadar önemlidir? Ölü olan kurudur, canlı olan yumuşaktır. Araba kullanan biri beden esnekliğini korumuyorsa ileri yaşlarda omurga çevirme hareketini kısıtlı yapmaya başlayacağı için geri geri araba kullanmakta bile zorlanacaktır. Başka bir örnek ise bazı yaşlı insanların ayaklarını yere sürüyerek yürüdüğünü görmüşsünüzdür. Leğen kemiği çevresindeki dokular esnekliğini kaybettiği an bacak adım atma hareketini yapamamaya başlar çünkü esnek olmayan dokular bu harekete izin vermezler. Yin Yoga her türlü zihinsel ve bedensel rahatsızlıkta iyileştiricidir ve kişinin kendi değerini ve önemini görmesini de sağlar. Kısacası denemekle kalmayıp hayatımıza dahil ederek kendimize yapabileceğimiz en sağlıklı yatırımdır

Yin Yoga kişinin var olan enerjisini dengelemede destektir. Herşey enerji olduğuna göre bu hastalık da olabilir herhangi bir duygusal patlama da olabilir. Bilindiği üzere yin durağan olandır, yang durağana kıyasen daha hareketli olandır dolayısıyla yin yang kavramları neyi neyle kıyasladığınızla değişiklik gösterecektir. Çin Tıbbında her iç organımızın bir enerjisi vardır. Örneğin karaciğerin enerjisi rüzgardır. Karaciğerin temel duygusu ise öfkedir çünkü öfke de rüzgar gibi gelip geçicidir. Pozlarda durdukça etki meridyenlere ulaşınca iç organları etkilenmeye başlarken temsil ettikleri duyguların enerjisi de dengelenmeye başlar. Peki neyin dengeye ihtiyacı olduğunu nereden bilir derseniz şunu düşünebilirsiniz: işe gitmediğiniz herhangi bir günde saati kurmadan yatarız ve sabah da uykumuzu alınca bedenimiz kendiliğinden uyanır. Aynı şey enerji için de geçerlidir,  zihnimiz anlamasa da nerenin dengelenmeye ihtiyacı varsa beden onu anlar ve onarmaya başlar. İçimize attığımız her duygu tabii ki içimizde sıkışıp kalır. İçine atma hasta olursun derler. Yin Yoga yaparken kişi kendini pozların içinde rahat bırakabiliyorsa ağlama veya gülme hissiyatı gelebilir ki bu çok normaldir. Ağlamak da gülmek de travma attırır, sadece birisi keyif diğeri de zayıflık olarak tanımlanmışıtır ki bu bence yanlıştır. Kısaca herkesin ihtiyacı olan içsel enerjimizi besler, dengeler ve daha kaliteli bir yaşam sürmemizi sağlar.

Yin yogayı daha derinden hissedebilmek için sadece bir iki kere değil yin yogayı su içmek gibi hayatımıza dahil etmemiz ve bir amaç gütmeden yapmamız gerekir. Beklenti demek blokaj demektir ve enerji akışını engelleyecektir. Hiçbir zaman bedenimizi pozu yapmak için kullanmamamız gerekir yani pozu bedenimizi hissetmek için kullanmalıyız. Bunu başardığımızda, hırslardan uzak daha derinden hissetmeye başlarız.

Hareketsizlik sabırla, sabır da hareketsizlikle gelişir. Bizim kültürümüzde de vardır ve “içine atma hasta olursun”, derler. Hareketsizlik anında içimize attığımız duygular su yüzüne çıkar onlarla yüzleşmek istemediğimizde kaçıp gitme isteği gelir. Yaşanmış travmalar ağlama ve gülme hissini doğurabilir ki travma atmanın en etkili iki yönüdür. Kalabilmek için sabırla, sabrı da nefes kontrolüyle kazanmak zor değildir sadece süreklilikle gelişen bir süreçtir, örneğin burundan alınan nefesi ağızdan vermek iyi gelirHareketsizlik sabırla, sabır da hareketsizlikle gelişir. Bizim kültürümüzde de vardır ve “içine atma hasta olursun”, derler. Hareketsizlik anında içimize attığımız duygular su yüzüne çıkar onlarla yüzleşmek istemediğimizde kaçıp gitme isteği gelir. Yaşanmış travmalar ağlama ve gülme hissini doğurabilir ki travma atmanın en etkili iki yönüdür. Kalabilmek için sabırla, sabrı da nefes kontrolüyle kazanmak zor değildir sadece süreklilikle gelişen bir süreçtir, örneğin burundan alınan nefesi ağızdan vermek iyi gelir.

 

YOGANIN YAŞI MI VAR?

Bazı kalıp düşünceleri o kadar benimsemişiz ki hiç anlamıyorum, anlamak da istemiyorum!
– Benim yaşım geçti, ben yapamam, artık olmaz, daha genç olsaydım olurdu….- bunları duymak gerçekten içimi şişiriyor! 
– Zaten bir şeyi denemeden yapıp yapamayacağına karar verebiliyorsan seni tebrik ediyorum! Büyük ihtimalle 1 saniyede 100 trilyon veri alabilen beyninde yanlış giden bir şeyler olmalı.

Kim uyduruyor böyle yalanları? 
Kimin uydurduğunu ben size hemen söyleyeyim. – Tabi ki biz, – “kendimiz!”
Bizden başka kim böyle bir şey düşünce ortaya atsın ki? Neden söylediğimiz de çok açık ortada. Yapmak istemediğimiz, özellikle de yapmaya üşendiğimiz her şeye kılıf bulmada dünya markasıyız. 
Halbuki ne demişler: “Nerde hareket, orda bereket”!

Ne yazık ki Türk insanının spor, yoga, koşma veya benzer bedensel aktiviteleri yapma alışkanlığı pek yok. Gerçi gözlemlerimden yola çıkarsam yeni neslin bu konuda daha bilinçli olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Yaklaşık 20 yaşındayken yakın yerler bisikletle gitme alışkanlığım vardı, yıllardır beni tanıyan insanlardan biri bana bir gün şunu dedi: ”Kocaman oldun artık bisikleti bırak da araba kullan.” 
Bu zihniyet nasıl işliyor acaba?

Ayrıca Türkiye’de spor denince akla ilk gelen ne yazık ki sadece futbol. Çok keyifli bir spor, asla olumsuz eleştirim olamaz çünkü ben de çok seviyorum ama başka spor dalları için emek harcayanları da unutmamak gerekir. Her şeyden önce de sadece maç takip etmektense bir an önce kendi enerjimizi yükseltmek adına hareket etmek bizim için faydalı olacaktır. Vücudumuzdaki enerjiyi dengelemediğimiz sürece daha sağlıksız ve miskin oluyoruz. Bize zor geldiği anda “hadi şimdi” dediğimizde kendimize en büyük hediyeyi vermiş oluyoruz aslında. Spor yapmak istemiyorsan, Yoga yapmak istemiyorsan belki de dans etmeyi denemelisin.

Kendi adıma şunu söyleyebilirim sporu çok seviyorum fakat Yogayı daha çok seviyorum. Bunun sebebiyse Yogada insanın benden ve nefes farkındalığını artırıyor, bedenimdeki gelişimi hissederek yaşıyorum. Ayrıca artan bu farkındalığı bir süre sonra hayatınıza da yaymaya başlıyorsunuz. Kendinize karşı daha saygılı ve sabırlı olmaya başlayınca çevrenizdeki insanlara merhamet dolu bakıp az da olsa önyargılardan kurtulup herkesi ve her olayı farklı değerlendirebiliyorsunuz. Yogada yaş ve hastalık derecelerinin sınırları yoktur,- herkes Yoga yapabilir ve keşke herkes Yoga yapsa. Sadece hastalıkta deneyimli eğitmenleri tercih etmek daha sağlıklı olacaktır.

Yoga, spor, dans her neyse yaptığınız veya yapmak istediğiniz her neyse onu su içmek gibi günlük hayatınıza dahil etmelisiniz. Kışın spor, yazın yan gel yat modunda olanların da bu işi kendileri için değil sadece görsellik adına yaptıklarını düşünüyorum. Kötü bir şey mi? Sanmam, hiç yapmamaktan iyidir.

Unutmamalı ki hiçbir şey zorla olmaz. Kişi bunu kendi içinden geldiği için yapmalı, mecbur hissettiği için değil.

NEDİR BU YOGA?

Git gide artan bir merakla Yoga popüler olmaya başladı. 
Peki nedir bu Yoga, – ya da ne değildir? Veya benim bakış nedir demek belki daha yerinde olur….

Kesinlikle; bağdaş kurup, el parmak uçlarını birleştirip, saatlerce sessizlik içinde ”ommmm” diyerek mutluluk taklidi yapmak değildir! Ama ne yazık ki Yoga denildiğinde birçok insanın aklına gelen ilk görüntü budur. Bir ikinci görüntü ise Recep İvedik’tir!

Yoga denildiğinde çoğumuzda akla ilk gelen düşünceyse,- acaba Yoga din midir?, sorusudur. Yoga kesinlikle bir din değildir! Yoga dini diye bir din ben duymadım! Bu, şaşı bakma şaşı kalırsın durumuna benziyor bana göre bu bakış açısı bir şeyin faydasını bilmeden önyargılarla onu reddetmekten farkı yoktur. Halbuki şaşı bakmak bile göz çevresindeki kasları çalıştırıp o bölgenin daha geç yaşlanmasına vesiledir. Fakat ne yazık ki bu ve benzer düşünce tarzları insanları Yogadan uzak tutabiliyor.

Yoga pek anlatılmaz, Yoga yapılarak deneyimlenir. Faydası kelimelere sığmayacak kadar çoktur bu yüzden kendi hayatımdan bir örnekle anlatmak isterim.

Kısaca toparlarsam…Yirmi yedi yaşından sonra kronik alerjik astım hastası olduğum ortaya çıktı, üç yıl maskeyle dolaştım, göz, burun ve astım spreyi dışında her gün en az 3-4 ilaç alıp yedi yıl boyunca da sıkıştığımda kortizon kullandım. Spora ilk 5 yaşında başladım, 27 yaşına gelince nefes yetmezliğinden spor yapamamaya başladım. 
Çok hafif bir Pilates dersini yarıda bırakıp atak geçirerek, sınıfı terk ettikten sonra, nefes alış verişlerimi düzenlemek için Yoga yapmaya karar verdim. Yoganın ne olduğunu pek bilmiyordum ve önyargılarım vardı. Henüz hiç denememiştim ama yapmadan bile sıkıcı buluyordum. 
Nefesi öğrenmek benim için en zor olan kısmıydı, amacım da sadece buydu;- nefesi öğrenmek! 
Yogada yapılan ve Sanskrit dilinde Asana denilen pozlarda nefesi senkronize etmek bambaşka bir keşifti. Lafı çok da fazla uzatmadan sonuca gelmek istiyorum. Şu an 39 yaşındayım ve son üç yıldır kortizon kullanmıyorum, neredeyse hiç atak geçirmiyorum. Yogaya başlarken amacım ataklarda nefesimi kontrol edebilmekken hiç fark etmeden iyileşmeme çok büyük katkı sağladı.

İşimi gücümü bıraktım, kendimi Yogaya adadım, bana bu kadar iyi gelen bir çalışmayı ve deneyimlerimi paylaşmak istedim. Yaklaşık 8 yıldır ders vermekteyim ve gözlemlediğim şu; Yoga yapmak isteyen insanlar Yoga merkezine ya zihinsel ya da bedensel bir rahatsızlıkla geliyorlar. Bedensel rahatsızlık hakkında konuşmak kişiler için çok rahat, bu fıtık, menüsküs gibi birçok şey olabilir…Oysa zihinsel rahatsızlıklar hakkında konuşmak çoğu zaman kolay olmuyor. Bildiğim tek şey her iki durumda da Yoganın etkisinin yapıcı olmasıdır.

Bana göre Yoga, kendi geleceğimize, bedenimize, ruh ve zihin sağlığımıza yapabileceğimiz en değerli yatırımdır, ayrıca başlamak için hiçbir zaman geç değildir!